Musa's profileبِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ ...PhotosBlogLists Tools Help

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

Harabasogli musa

PowerToy: Custom HTML

Click for Ankara, Turkey Forecast
SALÂT ve SELAM SEVGİLİLER SEVGİLİSİNE , ONUN ALİNE, EHLİ BEYTİNE VE İNANIP İNANDIĞI GİBİ YAŞAYANLARIN ÜZERİNE OLSUN....

Video

No content has been added yet.
Photo 1 of 57
June 01

HOŞ GELDİNİZ

     

 

 

 

ALLAH ( c.c. ) SENİ KAHHAR İSMİYLE KAHRETSİN YAHUDİNİN
OĞLU..5 YAŞINDAKİ ÇOCUKTAMI
TERÖRİST...
UYAN MÜSLÜMAN...BUGUN ONLARA
YARIN BİZE..
 
 
MÜSLÜMAN KARDEŞİNİN DERDİ İLE DERTLENMEYEN BİZDEN
DEĞİLDİR..(Hadisi şerif)
 
  img131/4783/ffxa9.jpg
FİLİSTİNE  DUA

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

YA  ALLAH, YA KAYYUM, YA HAKEM, YA ADL, YA KUDDÜS

İsm-i azamın hürmetine, güzel isimlerin hürmetine,
 Kuran-ı Hakimin ve sürelerinin, ayetlerinin,
sırlarının, nurlarının,
kelimelerinin ve harflerinin hürmetine,
 Resul-ü Ekremin (a.s.m.), mucizelerinin, kemalatının,
şeriatının ve sünnetinin
hürmetine, onun Ehl-i Beytinin, sahabilerinin ve yardımcılarının ve bunların din yolundaki
mücadelelerinin hürmetine

Ey  zalimleri  yakalaması pek  şiddetli  olan  Allahım...

Zalimleri  zulümleriyle  beraber sana havale  ediyoruz,

Yardımcımız, koruyucumuz, sahibimiz  ancak  sensin...

Ey  imdada  koşacak kimsesi  olmayanların  imdadı,

Halimizi  ancak sen  biliyorsun  imdat et ki kurtulalım...

Ey  korunacak  yeri  olmayanların  koruyucusu,

Dergahına  sığındık  bizi  muhafaza  eyle...

Ey  kendisinden  inayet  isteyenlere  inayet  eden,

Bizede  inayet  et  ki  yıkıldığımız  yerden  doğrulalım...

Ey  kendisinden  yardım  isteyenlere  yardın  eden,

Ne  olur  ism-i  Cebbarinle,  bize bir  heybet  ve  celal giydir ve  düşmanlarımızın ellerini  bizden  çektir...

Ya  ilahi !  bizim  ümidimiz  ve  seyyidimiz  yalnız  sensin.

Bizi  tahkir  etmek  isteyen  ordunun  düzenini  dağıt !

Ab-ı  ruyi  Habibi  Ekrem  için,  Kerbela'da  revan   olan dem  içi, Şeb-i  fırkatte ağlayan  göz  için,  Rah-ı  aşkında  sürünen  yüz  için,

...,İslam'a  zafer  ver  ya  Rabbi!...Amin...Amin..

 

 

 

 

selamun aleyküm

HERKESE MERHABA

Hic düsündünüz mü yada bilen var mı icinizde "merhaba" ne anlama geliyor diye?.

Cok ilginc bir o kadar da hoş ve sıcak bir anlamı var  "merhaba" aslında

Arapça kökenli olup

"benden size zarar gelmez"

anlamına  gelir.

Cok hoş degil mi? Şimdi insana merhaba demek daha bir anlamlı.

Şu an bu mesajı okuyan herkese benden

 " merhaba "

hoşgeldiniz 

        orjinsvakit.gif  

Harabasoglumusa

 
  
YüRü HaLa Ne DiYe oYuNdA oYnAşTaSıN
FaTiHiN iStAnBuL'u FeThEtTiĞi yAşTaSıN
 
 
 
        Image Hosted by ImageShack.us   Image Hosted by ImageShack.us
 
 
ANKET
 
 
 
 
                                   

  img225/783/yarma2oa.jpg

img95/8321/zzzz7hb.jpg

 img200/2861/sultanahmet15fc.jpg

 

 Image Hosted by ImageShack.us

       

 

 

 

 

1400 YIL ÖNCE GELEN E-MAİL

Ey Allah (c.c.)ın kulları!

Bugünün genç müslümanları!

Her gün sabırsızca bekliyorsunuz,

"Bana e-mail geldi mi?" diye.

Günde bir kaç kez online oluyorsunuz.

Mutlu oluyorsunuz,

"Bir mailiniz var!" yazdığında.

Okumak için sabırsızlanıyorsunuz.

Bazı mesajlar gerçekten güzel,

Arkadaşlarınızdan, dostlarınızdan sıcacık.

Fakat çoğu öylesine gelmiş; alakasız.

Sadece zamanınızı alıyor.

Derhal siliyorsunuz.

Biliyor muydunuz, yaklaşık 1400 yıl önce,

Allah(c.c.) size uzun bir e-mail gönderdi.

Meleği Cebrail(a.s.) aracılığıyla elbet,

Kulu Muhammed Aleyhisselatuvesselam’a

Açtınız mı bu e-maili?

Subject: Kur’an,

"Kuşku Barındırmayan Rehber"

Download ettiniz mi bu dosyayı?

Kalbinize bookmark’ladınız mı?

Hayatınızın "favoriler"ine eklediniz mi?

Her sabahınızın "başlangıç sayfası" yaptınız mı?

Açtıysanız bu e-maili

Hepsini okumuş olmalısınız...

Gönderilen elçilerin kıssalarını...

Helak olan kavimlerin öykülerini...

İnsanlığa mesajları,

Günlük hayatınızın rehberini,

Geleceğe dair güzel haberleri, müjdeleri.

Allah’ın sizden "reply" edip,

E-mail olarak iyi amel beklediğini.

şimdi, her sabah uyandığınızda;

İlk bu e-maili okuyun.

Kur’ân’da "save" edildiği şekliyle,

Hatırlayın ve ona göre "reply" eyleyin.

Sevgili genç müslümanlar;

İslamın geleceğine "enter"leyin.

 

DEĞERİNİ BİLİN
 

 

1-Buzdolabınızda yiyecek birşeyler, sırtınızda bir elbiseniz, başınızın üstünde bir çati ve uyuyacak bir yatagınız varsa, bu dünyada yaşayan insanların yüzde 75'inden daha zenginsiniz demektir.
2- Bankada ve cüzdanınızda paranız, bir yerlerde saklı, yedek birkaç mücevheriniz varsa, dünyanin en varlıklı yuzde 8'i arasında olduğunuzu bilin.
3- Bu sabah kalktığınızda kendinizi saglıklı hissettinizse, hafta sonunu göremeyecek milyonlardan daha talihli oldugunuz açıktır.
4- Eger bir savaşın korkunçluğu içinde yaşamamış, hapishanenin yalnızlıgını tatmamış, işkence acılarına katlanmamış, açlık içinde kıvranmamışsanız, bu dünyada yaşayan 500 milyon insandan daha önde olduğunuzu unutmayın.
5- Anne ve babanız halâ birbirleri ile evli ve hayattalarsa, bu şansa sahip çok ender evlatlardan olduğunuzu da bilin.
6- Yüzünüzde bir gülümseme ile başınızı dik tutabiliyorsaniz, Allah’ın sevgili kullarından biri olduğunuza inanin. çünkü hemen hemen herkes bunu yapabilir, ama çoğu yapmaz.
7- Ve eğer bu yazıyı okuyabiliyorsanız, okuyacak bu dünyada hiçbir şeyi olmayan 2 milyar insandan çok ama çok talihli olduğunuzu aklınızdan çıkarmayın...

           (FAREYİ BOŞ ALANA KAYDIRINIZ) 

(video görüntüleri çeçenistanda çekilmiştir) 

 

 

 Fatiha Okuyan Papağan

 

  

besmele_1_.gif

 

 

img99/2376/zzz5dn.jpg

 ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERE "ONLAR ÖLDÜ GİTTİ"DEMEYİNİZ.HAYIR ONLAR YAŞIYOR AMA SİZ FARKINDA DEĞİLSİNİZ.   ( Bakara Suresi 154.Ayet )

 
img252/7479/esirmusluman111113sa1tf.jpg 
 
 
                                                  
                                                    RESME TIKLA ÖLÜ KONUŞSUN
   mezar.jpg
HERKES İÇİN  KAÇINILMAZ SON

ALLAH ( C.C.)

Ilahi ya Rabbi,

                          Hamdini sözüme sertaç ettim,

                        Zikrini kalbime miraç ettim,

                      Kitabini gönlüme minhaç ettim,

                          Ben yoktum sen var ettin,

                        Varligindan haberdar ettin,

                      Askinla gönlümü bikarar ettin,

                     Inayetine sigindim kapina geldim,

                   Hidayetine sigindim lutfuna geldim,

                     Kulluk edemedim affina geldim,

                       Sasirma bizi dogruyu söylet,

                        Neseni duyur hakikati öret,

                      Sen öretmesen ben örenemem,

                       Sen bildirmessen ben bilemem,

                      Sen sevdirmessen ben sevemem,

                       Sevdir bana hep sevdiklerini,

                         Yedir bana yedirdiklerini,

                       Yar et bana erdirdiklerini,

                  Sevdin habibini kainata sevdirdin,

                    Sevdinde risalet tacini giydirdin,

                            Serveri esfiya kildin,

                           Hatemi enbiya kildin,

                  Muhammed Mustafa (s.a.v.) kildin,

                      Tahiyatü ikram, salatü selam,

                       Her türlü ihtiram ona olsun,

                              Onun asiklarina,

                                   Evlatlarina,

 Ehli beytine olsun ya Rab.

 

 

                                                                            

 

SANA YÖNELDİM ALLAH'IM
Kuluna göz verdin, ''gör Beni'' dedin, Dil verdin, ''bilene sor Beni'' dedin, Gönül verdin, ''hayra yor Beni'' dedin, Gördüm, sordum, yordum, Sana yöneldim. Nice dervişlerle, uzun söyleştim, Kör kör bakan, kullarınla eyleştim, İyi, kötü, ne verdiysen paylaştım, Aldığım hisseyle, Sana yöneldim. Bolca bolca verdin, gönül aşımı, Müjdelere yordun, şu göz yaşımı, Hiç kimseye, eğmediğim başımı, Yalnız Sana eğdim, Sana yöneldim. Beşer, kazanında, piştim pişeli, Kimi üzgün gördüm, kimi neş'eli, Kimi döner durur, aşka düşeli, Pervaneler gibi, Sana yöneldim. Kimi uykulara, derince dalmış, Kimisi kararsız, ortada kalmış, Kimi, Seni arar, kimi de bulmuş, Bulanlardan oldum, Sana yöneldim. Kimi der ki; ''varsa görünsün, bize''. Kimi, görmüş, gelmiş önünde dize. Nasıl göstermeli, görmeyen göze? Görenlerden oldum, Sana yöneldim. Bir ana serçenin, içgüdüsünde, Tavus kuşlarının ince süsünde, Nice örümceğin, ak örtüsünde, Hep, Seni gördüm de, Sana yöneldim. Bir lokma, bir hırka hâllere düştüm, Herkesi dost bildim, dillere düştüm, İncecik, dikenli yollara düştüm, Kan revan içinde, Sana yöneldim. Bir kitap gönderdin, cümle âleme, Tek hecesi bile gelmez kaleme, Dedin ''Benden başka bir şey dileme'' Satır satır çözüp, Sana yöneldim. Toprak verdin, tohum verdin ekmeye, Çile verdin, dergâhında çekmeye, O zengin sofranda, kuru ekmeğe, Razı ola ola, Sana yöneldim. Hak verdin, bâtılı yanında kıldın, Şeytanı, insanın kanında kıldın, Akıl verip, nefsin, önünde kıldın, Nefsime hükmedip, Sana yöneldim. Âlimin ilmini, zâlim bilir mi? Yol sokak bilmeyen, Seni bulur mu? Bilenle bilmeyen, eşit olur mu? Bilenlerden oldum, Sana yöneldim. Kâbe'de şahlanan, elleri gördüm, Yalvarıp yakaran, dilleri gördüm, Önünde durulmaz, selleri gördüm, Kapıldım sellere, Sana yöneldim. Gördüm; dolup taşan mâbetlerini, Dinledim; çınlayan âyetlerini, Hele, o kulların niyetlerini, Duydum, duya duya, Sana yöneldim. Duydum; kul hakkını, yiyenler varmış, Mahşer günü yoktur, diyenler varmış, Kürkten kefen dikip, giyenler varmış, Buna şaşıp kaldım, Sana yöneldim. Yürüdüm, sağı da solu da gördüm, Kavşakta yıllarca, düşünüp durdum, Verdiğin vicdana, elimi vurdum, ''Başka yol yok'' dedi, Sana yöneldim. Câmi kubbeleri, güyâ büyüktü, Kubbeni görünce, bir korku çöktü, Bu nasıl mîmâri, bu nasıl yüktü? Aczimi bildim de, Sana yöneldim. Bir köprü kurmuşsun, derler incedir, Sordum, düşenlerin hâli nicedir? Dediler; bağışlar, O çok yücedir, Nice ümitlerle, Sana yöneldim. Kulda kusur gördüm, kuldan sakladım, Nice lekeleri, silip pakladım, Sır verdiler, sır üstüne ekledim, Doldum, dola dola, Sana yöneldim. Akrabaya koştum, dedim; ''yaram var'', ''Biraz derincedir, incitmeden sar'' Ne yeminler etti, dedi; ''elim dar'' Asıl, bu yarayla, Sana yöneldim. Kul gördüm, kuluna hased çekmede, Kin tohumun, nesil nesil ekmede, Bir yudum su verse, başa kakmada, ''Muhtaç etme'' dedim, Sana yöneldim. Kulunu denedin, çöle düşürdüm, ''Bir damla su'' dedim, göle düşürdün, ''Ya hidâyet'' dedim, sele düşürdün, Boğuldum, boğuldum, Sana yöneldim. Kimdir, dedim, hücrelere can veren? Bunca görünmezi, bakmadan gören? Kilitli, kilitsiz her yere giren? Hep, Seni dediler, Sana yöneldim. Kimdir, dedim, kalp gözüme nûr veren? Bana, bunca güzellikler gösteren? Bütün, şek ve şüpheleri susturan? Hep, Seni dediler, Sana yöneldim. Kimdir dedim, o şeytanı nâr eden? ''Ol '' deyip de, âlemleri vâr eden? Melekleri kullarına yâr eden? Hep, Seni dediler, Sana yöneldim. Hikmetinden ''sorgu sual'' olunmaz, Bir sel var ki içimde, karşı durulmaz, Yazdıkça yazar da, elim yorulmaz, İçim döküp döküp, Sana yöneldim. Günah denizine, boyumca daldım, Çırpına çırpına kumsala geldim, Gör ki; bir kum tanesi de, ben oldum, Yerimi buldum da, Sana yöneldim. Bin kez tövbelerden, şaşırıp döndüm, Bin kere nûrlandım, bin kere söndüm, Gel gör ki; bu defa, bir başka yandım, Küllere döndüm de, Sana yöneldim. Bir zaman, şeytana eşlik ederdim, ''Herşey bu dünyada, öte yok'' derdim, Bir kara boşlukta, koşup giderdim, Gör ki; döndüm Yârab, Sana yöneldim. Kendi gafletimden, düştüm kedere, Yıllarca suçladım, küstüm kadere, Ne fayda ki, geçen geçti bir kere, Zararlardan dönüp, Sana yöneldim. Dünya nimetleri, başım döndürdü, Gönül gözlerime, perde indirdi, Yüreğimde, ne fenerler söndürdü, Birer birer yakıp, Sana yöneldim. Haram pazarında, tacirlik ettim, Sermayeden oldum, kârı tükettim, İtibârım vardı Sende, yok ettim, Binbir ''eyvah!'' ile, Sana yöneldim. Şarap; nice derde, sandım ki değer, Bunca içer miydim, bilseydim eğer, Beni sarhoş eden, adınmış meğer, Kırdım kadehleri, Sana yöneldim. Bilmedim, verdiğin, can kıymetini, Yüklendim dünyanın, bin zahmetini, Gerçi yüzüm yok ya; o rahmetini, Yine de ver, diye, Sana yöneldim. Nankör oldum, buldum Sana bahane, Kibirlendim, oldum deli divane, En sonunda, harmanında bir tane, Savrula savrula, Sana yöneldim. Dediler; ''Hani, sen böyle değildin, Gaflet lekelerin, neyledin sildin? Adresi kim verdi, yolu ne bildin?'' Anlata anlata, Sana yöneldim. ''Yıllarca durmadan, meyhane sordun, Kumarhanelere tezgahı kurdun, Dört nala koşarken, nasıl da durdun?'' Dedim; ''durduran var'', Sana yöneldim. Yön bilmez kullara, yollar neylesin, Bağlanmış kollara eller neylesin, Mızrap, sarhoş vurur, teller neylesin, Tel tel inledim de, Sana yöneldim. Gönül pınarları, gördüm ki kurur, Kapılar kapanmış kilitli durur, Açan yok, ellerim boşuna vurur, Anahtar sormaya, Sana yöneldim. Katı yürek gördüm, kurşunlar delmez, Yüz adım giderim, bir adım gelmez, Dediler; nankördür, teşekkür bilmez, Dedim; bilen bilir, Sana yöneldim. Zavallı bir zümre, gördüm ki hele, Müşrikle, münâfık, vermiş elele, Hasetten çatlatır, şeytanı bile, Hâlime şükredip, Sana yöneldim. Gördüm, daha nice, yoldan sapanlar, Dünya malın, putlaştırıp tapanlar, Haram harmanında, hasat yapanlar, Binlerce ''vah!'' ile Sana yöneldim. Ölümsüz kim? dedim, aradım durdum, Bilgelere vardım, kapılar vurdum, Nice âlimlere, danışıp sordum, Hep, Seni dediler, Sana yöneldim. Ölümsüz kim? dedim; güneş ve aya, Dört milyar yaşında, fâni dünyaya, Ölümsüz kim? dedim; ateş ve suya, Hep, Seni dediler, Sana yöneldim. Nice âhu gözler, samur saçlara, Zümrüt saraylara, yakut taçlara, Krallara, kılıçlara, meçlere Hep, Seni dediler, Sana yöneldim. Kimseye benzemez, doğmaz ölmezsin, Ağlayıp sızlamaz, coşup gülmezsin, Kulumsun dediğin, dostu silmezsin, Vefâna yâr olup, Sana yöneldim. Sabahın geceyi, kovduğu yerde, İlmin cehâleti, boğduğu yerde, Îmânın kalbime, doğduğu yerde, Hep, Seni gördüm de, Sana yöneldim. Ağaçlar, çiçekler, çimler, fidanlar, Akrepler, böcekler, kuşlar, yılanlar, Bütün emirleri, Senden alanlar, Gördüm, göre göre, Sana yöneldim. Fakir, fukaranın, dik başlarını, Seyrettim, onurlu savaşlarını, Bir yetim yavrunun, göz yaşlarını, Mendil mendil sildim, Sana yöneldim. Sahipsiz, kimsesiz, felçli düşkünler, Yaşları yetmişi, çoktan aşkınlar, Bir el bekliyorlar, öyle şaşkınlar, El verdim, verdikçe, Sana yöneldim. Bir gâzi yanında, durasım geldi, Hâli vakti nedir, sorasım geldi, Biraz vefâ bulup, veresim geldi, Yüreğim sızlayıp, Sana yöneldim. Veren el alandan, üstün buyurdun, Bunu bütün kullarına duyurdun, Sonra da, onların seyrine durdun, Verdim, vere vere, Sana yöneldim. Komşu kapısını, usulca vurdum, Aç mıdır, tok mudur, gizlice sordum, İki lokmam vardı, birini verdim, Rızânı almaya, Sana yöneldim. Binbir çeşit, mahlukâtı türettin, Kimine göz verdin, kimin kör ettin, Bunca denge hesabını sır ettin, Çözmek için Yârab, Sana yöneldim. Ölüm, bir karanlık geceyse eğer, Bunca korkulara, dedim ki; değer. Oysa; uyanmakmış, sabahmış meğer, Seherin gördüm de, Sana yöneldim. Anam, atam, çoktan Sana varmışlar, Huzurunda, huzur ile durmuşlar, Fâtihâ gönderen evlât sormuşlar, ''Vâsıl eyle'' diye, Sana yöneldim. Bilirim ki; adâletin yücedir, Kılıçlardan keskin, kıldan incedir, Ya, hukuk dağıtan, kullar nicedir? Sen bilirsin Yârab, Sana yöneldim. Hak yolunda, zincirlere vuruldum, Ne fırtınalardan, durdum duruldum, Seni, serap serap, sordum yoruldum, Şimdi, pınar pınar, Sana yöneldim. Zengin, fakir demez, bakmazsın yaşa, Sevdiğin kulunu, çalarsın taşa, Senden ne gelirse, razıyım başa, Affına sığındım, Sana yöneldim. Dedim; vâdettiğin, o Cennet nerde? Dedin; ''kâlp gözüyle baktığın yerde.'' ''Belki, bir fakirde, belki hakirde'' Kalbim göz eyleyip, Sana yöneldim. Oruç mükâfatı, yalnız Sendeymiş, Açlığın böylesi, ne güzel şeymiş, Sabrın lezzetine, vardım ki; neymiş!. Onu, tada tada, Sana yöneldim. Kul gördüm; yoksundur, elden ayaktan, Dedim; yürüyemez, kalkıp yataktan, Meğerse, o Sana, yürümüş çoktan, Koştum, nefes nefes, Sana yöneldim. Gördüm, kadın hakkı, bilmez er kişi, Zulmeder, aklınca, çünkü o dişi, En kutsal emânet, verdin ki; eşi, Başıma tâc edip, Sana yöneldim. Kötürüm anaya, dertler yükledin, Oğlunda kızında, sabır yokladın, Ayağı altına, Cennet sakladın, Öptüm o Cenneti, Sana yöneldim. Çektim gözlerimden, gaflet tülünü, Neyleyim, mevsimlik dünya gülünü? Yeter ki; kulunun ahret çölünü, Gül gülistan eyle, Sana yöneldim. İster isen, bağışlarsın kulunu, Ateşlerden döndürürsün yolunu, Atlastan biçersin, kabir çulunu, Bağışla ki Yârab, Sana yöneldim. Gördüm ki; kullara hudut çizilmiş, Gurur, kibir, kullar için değilmiş, En gururlu başlar bile eğilmiş, ''Yerle yeksan'' olup, Sana yöneldim. Mahşerde çözülür, diller konuşur, Diller inkâr etse, eller konuşur, Göz, kulak, parmaklar, kollar konuşur, Ben, nice ikrarla, Sana yöneldim. Duydum ki; düşünce bir ibâdetmiş, Gönül tahtın; düşünenler fethetmiş, Bilmem; bu lezzeti, kaç kulun tadmış, Tadanlardan oldum, Sana yöneldim. Bir damladan yaptın, insan denizi, Ne huyları benzer, ne parmak izi, Daha neler gördü, şu gönül gözü, Kudretine hayran, Sana yöneldim. Vermekle bitse de, dünya nimeti, Verdikçe artıyor, gönül serveti, Bu nasıl ticaret, nedir hikmeti? Bunca servet ile, Sana yöneldim. Cennetten haber mi, güller lâleler? O namus beyazı, gür şelâleler? Hani, dağılır ya; suda hâleler, Büyüdüm, büyüdüm, Sana yöneldim. Milyarlarca galaksiler, yıldızlar, Akıllar durduran, ulu sonsuzlar, Kimbilir ötede, daha neler var, Bir sorup, bin kere, Sana yöneldim. Rızkına, bilerek, haram katmadım, Para pul verdiler, inanç satmadım, Kul elini, minnet ile tutmadım, Minnet, diye diye, Sana yöneldim. Nefsimle savaştım, yendim, yenildim, Dostum oldu, iyi günde anıldım, Dünya makâmına, kandım yanıldım, Makâm istemeye, Sana yöneldim. Yıllar geçer, ömür geçer âheste, İstemem, gözüm yok, altın kafeste, Bana, bir servet ver, o son nefeste; Îmân, diye diye, Sana yöneldim. Serveti verirsin, her isteyene, İlmi, ancak, onu servet bilene, Ne mutlu ki; o serveti bulana, Gör ki; bulmak için, Sana yöneldim. Dedin: Bir düşkünü, kim ki, dost seçer, O ince köprüden, kolayca geçer, Merhamet ekenler, merhamet biçer, Ektim de, biçmeye, Sana yöneldim. Rızân için, karşılıksız verenler, Rızân için, gönüllere girenler, Müjdelenmiş, kâlp gözünden görenler, Müjdemi almaya, Sana yöneldim. 'Tasavvuf' dedim de, düşündüm derin, Aşk ile kalbimi kapladı yerin, Şaşırıp kaldığım, bunca eserin, Ustasını görüp, Sana yöneldim. Kim, ne yapar, Senden, bedelin alır, Ne tehir edilir, ne hakkı kalır, Herkesin serveti, peşinden gelir, Ben, fakir hâlimle, Sana yöneldim. Her kula katında, bir yer vermişsin, ''Onu ancak, ben bilirim'' dermişsin, Hüküm verenlere, kahredermişsin, Haddimi bildim de, Sana yöneldim. Nefesleri sayıp, verirsin bize, Gün be gün, tükenir, görünmez göze, Şehâdet denilen, o güzel söze, Nefes ihsân eyle, Sana yöneldim. Bunu anlatması, zor gelir dile, Nedir ki, dünyada çekilen çile, Kabir azâbını, düşünmek bile, Kuluna yetti de, Sana yöneldim. Ne yaralar gördüm, ilâç kâr etmez, Ne hastalar gördüm, gecesi bitmez, Yine de; sabreder, isyana gitmez, Hayran, hayran bakıp, Sana yöneldim. Kin ve intikamda, uyardın bizi, Dedin; ''Yumuşatın kâlplerinizi, Sonra; boğar sizi, öfke denizi.'' Kıyılardan döndüm, Sana yöneldim. Topladın, beş vakit, mâbette bizi, Olduk, dalga dalga, insan denizi, Çözüldü göklerde, ruhların gizi, Onların izinden, Sana yöneldim. Bu dünya; üç günlük bir saltanatmış, Hani, var mı onu, bir gün uzatmış? Ölüm; bazen azat, bazen azapmış, Azat, diye diye, Sana yöneldim. Geceler sultanı, Kadir Gecesi, Yedi kat göklerde, kulların sesi, Duydum ki; yerini, bulmuş nicesi, Bir yer ver demeye, Sana yöneldim. ''O gece'' hacetler, bol tutulurmuş; ''O gece'' arayan, Dost'u bulurmuş, Gönüller, Muhammed tahtı olurmuş, Gönlümü taht edip, Sana yöneldim. ''O gece'' nefesler, yel yel olurmuş, Bulutlar nûr döker, sel sel olurmuş, Bedenler semâda, el el olurmuş, Yel yel, sel sel , el el, Sana yöneldim. ''O gece'' melekler, saf saf inermiş, ''O gece'' acılar, dertler dinermiş, ''O gece'' cehennem bile sönermiş, Ben aşk ateşiyle, Sana yöneldim. Sahip kimdir? dedim, yüce dağlara, Engin denizlere, sonsuz çağlara, Göçüp gidenlere, kalan sağlara, Hep, Seni dediler, Sana yöneldim. Sahip kimdir? dedim, kurda kuşlara, Ağaçlara, topraklara, taşlara, Nice sultanlara, mağrur başlara, Hep, Seni dediler, Sana yöneldim. Sahip kimdir? dedim, ıssız çöllere, Şimşeklere, tayfunlara, sellere, Yedi kat semâya, bakan ellere, Hep, Seni dediler, Sana yöneldim. Aylar döner, mevsim döner, yıl döner, Dünya döner, devran döner, yol döner, Bir gün gelir, tövbe eder, kul döner, Döndüm, döne döne, Sana yöneldim. Mânâyı, maddeyi, önüme serdin, Defteri kalemi, elime verdin, ''Beni tanıyorsun, yaz artık'' dedin, Ne mümkün dedim de, Sana yöneldim. Bu nâciz kuluna, ömür verdikçe, Hayrına binlerce, hayır kat YÂRAB, Dünya var oldukça, mahşere kadar, Amel defterini, açık tut YÂRAB ÂMİN! !

                        

 

 

 

 

 

Yüce Allah (CC)'ın

«Mü'minler ancak kardeştirler.

Öyle ise kardeşlerinizin arasını düzeltin

ve Allah'tan korkun ki;

merhamet olunasınız»

(Hucurat Suresi: 10)

ayet-i kerimesini

hayatıma tatbik etmek,

ve de

Rasulullah (SAV)

efendimizin;

«İman etmedikçe cennete

giremezsiniz,

birbirinizi de sevmedikçe

 gerçekten iman etmiş

olamazsınız»

(Buhari -Müslim)

 buyruğuna uymak için;
Ağağıdaki şartları

Allah (CC)'ın

huzurunda kabul ediyor

ve canla başla bu uğurda

gayret göstereceğime

 SÖZ VERİYORUM.

1.) Bütün Müslümanları;

renk, dil, ırk, mezhep,

tarikat, görüş, fırka

ve düşünce farkı gözetmeksizin,

Allah (CC) için

SEVİYOR ve KARDEŞ OLARAK

KABUL EDİYORUM.

2.) Allah (CC)'ın

Rahmetinin;

birlikte, beraberlikte,

birbirini sevip kardeş olmakta

olduğu düstürundan hareketle;

 metod, yol, çalışma

şekilleri farklı olsa da,

 benim gibi düşünmeyen

müslüman kardeşlerime

ENSAR ve MUHACİR

KARDEŞLİĞİ SICAKLIĞIYLA

davranacağımı

TAAHHÜT EDİYORUM.

3) Hiçbir menfaat gözetmeksizin,

 sırf ALLAH RIZASI İÇİN,

bu vesikayi ulaşabileceğim

herkese göndermeyi

bir görev kabul ediyor,

bu GÜZEL DÜŞÜNCEDEN

 hayırlı neticeler çıkarmasi için

Mevladan mağfiret

niyaz ediyorum...

 

 

 

  

 

 

 

 

Bizim bütün varlığımız, bütün özelliklerimiz-herşeyimiz Allah’a aittir… Ama Allah bizim varlığımızdaki bu özelliklerle kayıtlanmaktan-târif ve tasnif edilmekten münezzehtir, beridir, ötedir!

 

 

 

Tasavvufta İnsan-ı Kâmil; veyahut da “Ruh-u A’zam”; veyahut da “Akl-ı Evvel”diye anlatılan, hakikat itibariyle anlatılan, bizim “KÂİNAT” adını verdiğimiz sonsuz-sınırsız olarak bize gelen, tüm yaratılmışlardan oluşan kâinat, Allah indindeki “BİR AN’LIK YARATIŞ”dır!

 

 

Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç birşeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp- kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

 

 

SIRADAN BIR ORMAN ! ORMANDA BIR AGAÇ
BIZE DERS VERMEK IÇIN RÜKUYA GITMIS
ADEMOGLU BEYHUDE YASAR IKEN
O INSANA INAT HAK'KI ZIKRETMIS

 

 

Arılar yaptığı bir peteğe yaratıcıları "ALLAH" (C.C.) ismini  yazarak vaaz ediyorlar. Türkiye'de bulunmuş.

 

 

Almanya'da bulunan bu yolun sağında Arapça ile İslam inancının göstergesi Kelime-i Şahâdetin Lâ ilâhe illallâh (Allah'tan başka ilah yoktur)  solunda ise Muhammedün rasûlullâh (Muhammed onun peygamberidir) yazıyor.

 

 

İngiltere - Londra British müzesinde bulunmaktadır. Süveyş kanalı açılırken denizin kenarında küçük bir tepecikte bulunmuş ve Londra'ya getirilmiştir. ALLAH (c.c) Resulu Hz. Musa'nın zamanında ilahlık iddiasında bulunan Firavun'un ölümünden 3 bin sene geçmesine rağmen Allah'ın (c.c) Kur'ân-ıKerîm10-YUNUS 92- Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız... buyurduğu gibi cesedini ibret olması için çürütmemiştir. Elleri ve ayakları ölüm anında olduğu gibi secde eder vaziyettedir

 

 

Apollo11 in uzaya çıkışı sırasında kapsülün ayrılmasının resmini çeken Nasanın objektifine yansıyan bulutlardaki ''ALLAH (C.C.) ''yazısı

 

Afyonkarahisar'ın Başmakçı İlçesi'nde bir koyunun üzerinde Arapça olarak yazan ''ALLAH (C.C.) " ve "MUHAMMED ( S.A.V )" isimleri

 

 

26 Aralık'ta Güney Asya'yı vuran tsunaminin, olaydan hemen sonra çekilmiş uydu fotoğrafları.. Dalgaların üzerinde  Arapça "ALLAH (C.C.)"  yazıyor..

 

 

 

Batmanda Görüldü..Fındık kabuğunun icinde Arapça,  ''ALLAH (C.C.) '' Yazıyor..

 

 

Karpuz Çekirdeginde ''RIZKI VEREN ALLAH (C.C.) ''Yazıyor

 

 

 

Avrupa'da bazı gazetelerde Hz. Peygamber'e hakaret içeren karikatürlerin yayımlanmasına İslam dünyasından tepkiler artarken, İngiliz The Guardian gazetesi dün bir tarafından "Allah (C.C.)" ve diğer tarafından ise "Muhammed ( S.A.V )" yazan bir balığın resmini yayınladı.

Gazete, balığın İngiltere'nin kuzeyindeki Bury şehrinde bulunan bir akvaryumcuda geçen hafta bulunduğunu yazdı. Balığın üzerinde ''ALLAH (C.C.) VE MUHAMMED ( S.A.V )'' lafızlarının Arapça yazıldığını ilk kez akvaryumcunun bitişiğinde "Oasis Fast Food" adında bir restaurantı işleten Muhammed Riaz Şahid'in gördüğü bildirildi.


http://miss2005.kohop.de/bilder/000020.gif

 

Sözleri melek şehâdetine eş... Dalga dalga denizler "Hû" der coşar, Irmaklar durmadan hep Sana koşar. Ormanlar uğuldar durur derinden, Mûsıkîler yükselir her birinden. Nağmelerle inler bahçeler, bağlar,
El kaldırır Sana tepeler, dağlar.. İsmini yâd eder burçlar, felekler, Yâd ettiği gibi gökte melekler… Rikkatle uçan kuşlar Sen'i anar, Bir hür mavilikte sonsuza kadar. Bilen bilir; onların önü açık, Bilmeyene de lütfeyle azıcık..!

 

HUZURLU BİR HAYAT İÇİN 10 PRENSİP

 

  1 - Daima abdestli gez,

  2 - 5 Vakit namaz kıl,

  3 - Sık sık sadaka ver,

  4 - Erken yat,erken kalk,

  5 - Ilık su ile sık sık duş al,

  6 - Kır gezisi,deniz kenarı gezisi yap,(Ayda 1 defa)

  7 - Türbeleri,camileri,müzeleri ziyaret et,(Ayda 1 defa)

  8 - Alimleri,meşayıhı,ilim adamlarını ziyaret et,(Ayda 1 defa)

  9 - Akraba,dost ve arkadaşı ziyaret yap,(Ayda 1 defa)

 10 - Hiç sinirlenmemeye gayret et,sakin ol,sabırlı ol.

 

SAKINMAMIZ GEREKEN BÜYÜK GÜNAHLARDAN 15 TANESİ

 

  1 - Allah'a şirk koşmak-ortak tanımak.

  2 - Anneye babaya karşı gelmek,isyan etmek.

  3 - İçki İçmek. (Her Çeşidini)

  4 - Kumar oynamak.(Her çeşidini)

  5 - Zina etmek,başkasının namusuna göz dikmek.

  6 - Faiz yemek,tefecilik yapmak.

  7 - Yalan söylemek.

  8 - Hırsızlık yapmak.

  9 - Harpten kaçmak.(Vatan hainliği)

 10 - Adam öldürmek.(Katillik)

 11 - Yuva yıkmak.(Karı koca arasını açmak)

 12 - Yalan yere şahitlik yapmak.

 13 - Yetim malı yemek.

 14 - Büyü-sihir yapmak veya yaptırmak.

 15 - Nemmamlık yapmak.(Söz getirip götürmek,insanları birbirine düşürmek.

 

 RABBİNİZ (ŞÖYLE) BUYURDU ;

  BANA DUA EDİN SİZE KARŞILIĞINI VEREYİM.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YA RABBİM

 

 
Sevgili Rabbim,

Sana söz veriyorum, yiyeceklerim ne kadar kötü lezzette olsa ya da ben ne kadar tok olsam da onları ziyan etmeyeceğim. Sana resimdeki küçük çocuk ve onun gibileri koruman ve bu sefalette ona yol gösterip onu selamete kavuşturman için dualarımı yöneltiyorum. Kendi ilgilerimize ve bencil doğamıza yenilerek çevremizdeki dünyaya karşı duyarsızlaşmamızı engellemen için yalvarıyorum. AMİN.

Dilerim bu resim bizlere daima ne kadar şanslı olduğumuzu ve herşeyin sonsuza dek bizim olmadığını hatırlatır. Lütfen dua edin ve dostlarınıza bunu göndererek onların da duaya katılmalarını sağlayın.Dünyanın neresinde acı çekenler varsa onlar için bir dua ... Eğer her birimiz bir cümle olsun dua edersek ve bu arkadaşça hatırlatmayı diğerlerine de yaparsak, ummadığımız kadar iyilik dünyayı saracak.

Allah'ın lütufları üzerinize olsun; günlük yiyecek israfımızı düşünelim ve yiyeceklerinizden şikayetçi oldukça bu resim gözlerinizin önüne gelsin ...

 

 

 

    

 

 

MAZLUM ÜMMET İÇİN!!!
Elleri duaya, dilleri zikire çağırıyoruz…!

Image

Zikrullah ile, La İlahe İllallah lafzı ile
Rabbimize yaklaşan yüreklerimizi, bir avuç 
dua ile yine kendisine sunmaya ne dersiniz?

 

 

 

 

 

SANA YÖNELDİM ALLAH'ım

 

 

 SANA YÖNELDİM

Kuluna göz verdin, ''gör Beni'' dedin,
Dil verdin, ''bilene sor Beni'' dedin,
Gönül verdin, ''hayra yor Beni'' dedin,
Gördüm, sordum, yordum, Sana yöneldim.

Nice dervişlerle, uzun söyleştim,
Kör kör bakan, kullarınla eyleştim,
İyi, kötü, ne verdiysen paylaştım,
Aldığım hisseyle, Sana yöneldim.

Bolca bolca verdin, gönül aşımı,
Müjdelere yordun, şu göz yaşımı,
Hiç kimseye, eğmediğim başımı,
Yalnız Sana eğdim, Sana yöneldim.

Beşer, kazanında, piştim pişeli,
Kimi üzgün gördüm, kimi neş'eli,
Kimi döner durur, aşka düşeli,
Pervaneler gibi, Sana yöneldim.

Kimi uykulara, derince dalmış,
Kimisi kararsız, ortada kalmış,
Kimi, Seni arar, kimi de bulmuş,
Bulanlardan oldum, Sana yöneldim.

Kimi der ki; ''varsa görünsün, bize''.
Kimi, görmüş, gelmiş önünde dize.
Nasıl göstermeli, görmeyen göze?
Görenlerden oldum, Sana yöneldim.

Bir ana serçenin, içgüdüsünde,
Tavus kuşlarının ince süsünde,
Nice örümceğin, ak örtüsünde,
Hep, Seni gördüm de, Sana yöneldim.

Bir lokma, bir hırka hâllere düştüm,
Herkesi dost bildim, dillere düştüm,
İncecik, dikenli yollara düştüm,
Kan revan içinde, Sana yöneldim.

Bir kitap gönderdin, cümle âleme,
Tek hecesi bile gelmez kaleme,
Dedin ''Benden başka bir şey dileme''
Satır satır çözüp, Sana yöneldim.

Toprak verdin, tohum verdin ekmeye,
Çile verdin, dergâhında çekmeye,
O zengin sofranda, kuru ekmeğe,
Razı ola ola, Sana yöneldim.


Hak verdin, bâtılı yanında kıldın,
Şeytanı, insanın kanında kıldın,
Akıl verip, nefsin, önünde kıldın,
Nefsime hükmedip, Sana yöneldim.

Âlimin ilmini, zâlim bilir mi?
Yol sokak bilmeyen, Seni bulur mu?
Bilenle bilmeyen, eşit olur mu?
Bilenlerden oldum, Sana yöneldim.

Kâbe'de şahlanan, elleri gördüm,
Yalvarıp yakaran, dilleri gördüm,
Önünde durulmaz, selleri gördüm,
Kapıldım sellere, Sana yöneldim.

Gördüm; dolup taşan mâbetlerini,
Dinledim; çınlayan âyetlerini,
Hele, o kulların niyetlerini,
Duydum, duya duya, Sana yöneldim.

Duydum; kul hakkını, yiyenler varmış,
Mahşer günü yoktur, diyenler varmış,
Kürkten kefen dikip, giyenler varmış,
Buna şaşıp kaldım, Sana yöneldim.

Yürüdüm, sağı da solu da gördüm,
Kavşakta yıllarca, düşünüp durdum,
Verdiğin vicdana, elimi vurdum,
''Başka yol yok'' dedi, Sana yöneldim.

Câmi kubbeleri, güyâ büyüktü,
Kubbeni görünce, bir korku çöktü,
Bu nasıl mîmâri, bu nasıl yüktü?
Aczimi bildim de, Sana yöneldim.

Bir köprü kurmuşsun, derler incedir,
Sordum, düşenlerin hâli nicedir?
Dediler; bağışlar, O çok yücedir,
Nice ümitlerle, Sana yöneldim.

Kulda kusur gördüm, kuldan sakladım,
Nice lekeleri, silip pakladım,
Sır verdiler, sır üstüne ekledim,
Doldum, dola dola, Sana yöneldim.

Akrabaya koştum, dedim; ''yaram var'',
''Biraz derincedir, incitmeden sar''
Ne yeminler etti, dedi; ''elim dar''
Asıl, bu yarayla, Sana yöneldim.

Kul gördüm, kuluna hased çekmede,
Kin tohumun, nesil nesil ekmede,
Bir yudum su verse, başa kakmada,
''Muhtaç etme'' dedim, Sana yöneldim.

Kulunu denedin, çöle düşürdüm,
''Bir damla su'' dedim, göle düşürdün,
''Ya hidâyet'' dedim, sele düşürdün,
Boğuldum, boğuldum, Sana yöneldim.

Kimdir, dedim, hücrelere can veren?
Bunca görünmezi, bakmadan gören?
Kilitli, kilitsiz her yere giren?
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.

Kimdir, dedim, kalp gözüme nûr veren?
Bana, bunca güzellikler gösteren?
Bütün, şek ve şüpheleri susturan?
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.

Kimdir dedim, o şeytanı nâr eden?
''Ol '' deyip de, âlemleri vâr eden?
Melekleri kullarına yâr eden?
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.

Hikmetinden ''sorgu sual'' olunmaz,
Bir sel var ki içimde, karşı durulmaz,
Yazdıkça yazar da, elim yorulmaz,
İçim döküp döküp, Sana yöneldim.

Günah denizine, boyumca daldım,
Çırpına çırpına kumsala geldim,
Gör ki; bir kum tanesi de, ben oldum,
Yerimi buldum da, Sana yöneldim.

Bin kez tövbelerden, şaşırıp döndüm,
Bin kere nûrlandım, bin kere söndüm,
Gel gör ki; bu defa, bir başka yandım,
Küllere döndüm de, Sana yöneldim.

Bir zaman, şeytana eşlik ederdim,
''Herşey bu dünyada, öte yok'' derdim,
Bir kara boşlukta, koşup giderdim,
Gör ki; döndüm Yârab, Sana yöneldim.

Kendi gafletimden, düştüm kedere,
Yıllarca suçladım, küstüm kadere,
Ne fayda ki, geçen geçti bir kere,
Zararlardan dönüp, Sana yöneldim.

Dünya nimetleri, başım döndürdü,
Gönül gözlerime, perde indirdi,
Yüreğimde, ne fenerler söndürdü,
Birer birer yakıp, Sana yöneldim.

Haram pazarında, tacirlik ettim,
Sermayeden oldum, kârı tükettim,
İtibârım vardı Sende, yok ettim,
Binbir ''eyvah!'' ile, Sana yöneldim.

Şarap; nice derde, sandım ki değer,
Bunca içer miydim, bilseydim eğer,
Beni sarhoş eden, adınmış meğer,
Kırdım kadehleri, Sana yöneldim.

Bilmedim, verdiğin, can kıymetini,
Yüklendim dünyanın, bin zahmetini,
Gerçi yüzüm yok ya; o rahmetini,
Yine de ver, diye, Sana yöneldim.

Nankör oldum, buldum Sana bahane,
Kibirlendim, oldum deli divane,
En sonunda, harmanında bir tane,
Savrula savrula, Sana yöneldim.

Dediler; ''Hani, sen böyle değildin,
Gaflet lekelerin, neyledin sildin?
Adresi kim verdi, yolu ne bildin?''
Anlata anlata, Sana yöneldim.

''Yıllarca durmadan, meyhane sordun,
Kumarhanelere tezgahı kurdun,
Dört nala koşarken, nasıl da durdun?''
Dedim; ''durduran var'', Sana yöneldim.

Yön bilmez kullara, yollar neylesin,
Bağlanmış kollara eller neylesin,
Mızrap, sarhoş vurur, teller neylesin,
Tel tel inledim de, Sana yöneldim.

Gönül pınarları, gördüm ki kurur,
Kapılar kapanmış kilitli durur,
Açan yok, ellerim boşuna vurur,
Anahtar sormaya, Sana yöneldim.

Katı yürek gördüm, kurşunlar delmez,
Yüz adım giderim, bir adım gelmez,
Dediler; nankördür, teşekkür bilmez,
Dedim; bilen bilir, Sana yöneldim.

Zavallı bir zümre, gördüm ki hele,
Müşrikle, münâfık, vermiş elele,
Hasetten çatlatır, şeytanı bile,
Hâlime şükredip, Sana yöneldim.

Gördüm, daha nice, yoldan sapanlar,
Dünya malın, putlaştırıp tapanlar,
Haram harmanında, hasat yapanlar,
Binlerce ''vah!'' ile Sana yöneldim.

Ölümsüz kim? dedim, aradım durdum,
Bilgelere vardım, kapılar vurdum,
Nice âlimlere, danışıp sordum,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.

Ölümsüz kim? dedim; güneş ve aya,
Dört milyar yaşında, fâni dünyaya,
Ölümsüz kim? dedim; ateş ve suya,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.

Nice âhu gözler, samur saçlara,
Zümrüt saraylara, yakut taçlara,
Krallara, kılıçlara, meçlere
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.

Kimseye benzemez, doğmaz ölmezsin,
Ağlayıp sızlamaz, coşup gülmezsin,
Kulumsun dediğin, dostu silmezsin,
Vefâna yâr olup, Sana yöneldim.

Sabahın geceyi, kovduğu yerde,
İlmin cehâleti, boğduğu yerde,
Îmânın kalbime, doğduğu yerde,
Hep, Seni gördüm de, Sana yöneldim.

Ağaçlar, çiçekler, çimler, fidanlar,
Akrepler, böcekler, kuşlar, yılanlar,
Bütün emirleri, Senden alanlar,
Gördüm, göre göre, Sana yöneldim.

Fakir, fukaranın, dik başlarını,
Seyrettim, onurlu savaşlarını,
Bir yetim yavrunun, göz yaşlarını,
Mendil mendil sildim, Sana yöneldim.

Sahipsiz, kimsesiz, felçli düşkünler,
Yaşları yetmişi, çoktan aşkınlar,
Bir el bekliyorlar, öyle şaşkınlar,
El verdim, verdikçe, Sana yöneldim.

Bir gâzi yanında, durasım geldi,
Hâli vakti nedir, sorasım geldi,
Biraz vefâ bulup, veresim geldi,
Yüreğim sızlayıp, Sana yöneldim.

Veren el alandan, üstün buyurdun,
Bunu bütün kullarına duyurdun,
Sonra da, onların seyrine durdun,
Verdim, vere vere, Sana yöneldim.

Komşu kapısını, usulca vurdum,
Aç mıdır, tok mudur, gizlice sordum,
İki lokmam vardı, birini verdim,
Rızânı almaya, Sana yöneldim.

Binbir çeşit, mahlukâtı türettin,
Kimine göz verdin, kimin kör ettin,
Bunca denge hesabını sır ettin,
Çözmek için Yârab, Sana yöneldim.

Ölüm, bir karanlık geceyse eğer,
Bunca korkulara, dedim ki; değer.
Oysa; uyanmakmış, sabahmış meğer,
Seherin gördüm de, Sana yöneldim.

Anam, atam, çoktan Sana varmışlar,
Huzurunda, huzur ile durmuşlar,
Fâtihâ gönderen evlât sormuşlar,
''Vâsıl eyle'' diye, Sana yöneldim.

Bilirim ki; adâletin yücedir,
Kılıçlardan keskin, kıldan incedir,
Ya, hukuk dağıtan, kullar nicedir?
Sen bilirsin Yârab, Sana yöneldim.

Hak yolunda, zincirlere vuruldum,
Ne fırtınalardan, durdum duruldum,
Seni, serap serap, sordum yoruldum,
Şimdi, pınar pınar, Sana yöneldim.

Zengin, fakir demez, bakmazsın yaşa,
Sevdiğin kulunu, çalarsın taşa,
Senden ne gelirse, razıyım başa,
Affına sığındım, Sana yöneldim.

Dedim; vâdettiğin, o Cennet nerde?
Dedin; ''kâlp gözüyle baktığın yerde.''
''Belki, bir fakirde, belki hakirde''
Kalbim göz eyleyip, Sana yöneldim.

Oruç mükâfatı, yalnız Sendeymiş,
Açlığın böylesi, ne güzel şeymiş,
Sabrın lezzetine, vardım ki; neymiş!.
Onu, tada tada, Sana yöneldim.

Kul gördüm; yoksundur, elden ayaktan,
Dedim; yürüyemez, kalkıp yataktan,
Meğerse, o Sana, yürümüş çoktan,
Koştum, nefes nefes, Sana yöneldim.

Gördüm, kadın hakkı, bilmez er kişi,
Zulmeder, aklınca, çünkü o dişi,
En kutsal emânet, verdin ki; eşi,
Başıma tâc edip, Sana yöneldim.

Kötürüm anaya, dertler yükledin,
Oğlunda kızında, sabır yokladın,
Ayağı altına, Cennet sakladın,
Öptüm o Cenneti, Sana yöneldim.

Çektim gözlerimden, gaflet tülünü,
Neyleyim, mevsimlik dünya gülünü?
Yeter ki; kulunun ahret çölünü,
Gül gülistan eyle, Sana yöneldim.

İster isen, bağışlarsın kulunu,
Ateşlerden döndürürsün yolunu,
Atlastan biçersin, kabir çulunu,
Bağışla ki Yârab, Sana yöneldim.

Gördüm ki; kullara hudut çizilmiş,
Gurur, kibir, kullar için değilmiş,
En gururlu başlar bile eğilmiş,
''Yerle yeksan'' olup, Sana yöneldim.

Mahşerde çözülür, diller konuşur,
Diller inkâr etse, eller konuşur,
Göz, kulak, parmaklar, kollar konuşur,
Ben, nice ikrarla, Sana yöneldim.

Duydum ki; düşünce bir ibâdetmiş,
Gönül tahtın; düşünenler fethetmiş,
Bilmem; bu lezzeti, kaç kulun tadmış,
Tadanlardan oldum, Sana yöneldim.

Bir damladan yaptın, insan denizi,
Ne huyları benzer, ne parmak izi,
Daha neler gördü, şu gönül gözü,
Kudretine hayran, Sana yöneldim.

Vermekle bitse de, dünya nimeti,
Verdikçe artıyor, gönül serveti,
Bu nasıl ticaret, nedir hikmeti?
Bunca servet ile, Sana yöneldim.

Cennetten haber mi, güller lâleler?
O namus beyazı, gür şelâleler?
Hani, dağılır ya; suda hâleler,
Büyüdüm, büyüdüm, Sana yöneldim.

Milyarlarca galaksiler, yıldızlar,
Akıllar durduran, ulu sonsuzlar,
Kimbilir ötede, daha neler var,
Bir sorup, bin kere, Sana yöneldim.

Rızkına, bilerek, haram katmadım,
Para pul verdiler, inanç satmadım,
Kul elini, minnet ile tutmadım,
Minnet, diye diye, Sana yöneldim.

Nefsimle savaştım, yendim, yenildim,
Dostum oldu, iyi günde anıldım,
Dünya makâmına, kandım yanıldım,
Makâm istemeye, Sana yöneldim.

Yıllar geçer, ömür geçer âheste,
İstemem, gözüm yok, altın kafeste,
Bana, bir servet ver, o son nefeste;
Îmân, diye diye, Sana yöneldim.

Serveti verirsin, her isteyene,
İlmi, ancak, onu servet bilene,
Ne mutlu ki; o serveti bulana,
Gör ki; bulmak için, Sana yöneldim.

Dedin: Bir düşkünü, kim ki, dost seçer,
O ince köprüden, kolayca geçer,
Merhamet ekenler, merhamet biçer,
Ektim de, biçmeye, Sana yöneldim.

Rızân için, karşılıksız verenler,
Rızân için, gönüllere girenler,
Müjdelenmiş, kâlp gözünden görenler,
Müjdemi almaya, Sana yöneldim.

'Tasavvuf' dedim de, düşündüm derin,
Aşk ile kalbimi kapladı yerin,
Şaşırıp kaldığım, bunca eserin,
Ustasını görüp, Sana yöneldim.

Kim, ne yapar, Senden, bedelin alır,
Ne tehir edilir, ne hakkı kalır,
Herkesin serveti, peşinden gelir,
Ben, fakir hâlimle, Sana yöneldim.

Her kula katında, bir yer vermişsin,
''Onu ancak, ben bilirim'' dermişsin,
Hüküm verenlere, kahredermişsin,
Haddimi bildim de, Sana yöneldim.

Nefesleri sayıp, verirsin bize,
Gün be gün, tükenir, görünmez göze,
Şehâdet denilen, o güzel söze,
Nefes ihsân eyle, Sana yöneldim.

Bunu anlatması, zor gelir dile,
Nedir ki, dünyada çekilen çile,
Kabir azâbını, düşünmek bile,
Kuluna yetti de, Sana yöneldim.

Ne yaralar gördüm, ilâç kâr etmez,
Ne hastalar gördüm, gecesi bitmez,
Yine de; sabreder, isyana gitmez,
Hayran, hayran bakıp, Sana yöneldim.

Kin ve intikamda, uyardın bizi,
Dedin; ''Yumuşatın kâlplerinizi,
Sonra; boğar sizi, öfke denizi.''
Kıyılardan döndüm, Sana yöneldim.

Topladın, beş vakit, mâbette bizi,
Olduk, dalga dalga, insan denizi,
Çözüldü göklerde, ruhların gizi,
Onların izinden, Sana yöneldim.

Bu dünya; üç günlük bir saltanatmış,
Hani, var mı onu, bir gün uzatmış?
Ölüm; bazen azat, bazen azapmış,
Azat, diye diye, Sana yöneldim.

Geceler sultanı, Kadir Gecesi,
Yedi kat göklerde, kulların sesi,
Duydum ki; yerini, bulmuş nicesi,
Bir yer ver demeye, Sana yöneldim.

''O gece'' hacetler, bol tutulurmuş;
''O gece'' arayan, Dost'u bulurmuş,
Gönüller, Muhammed tahtı olurmuş,
Gönlümü taht edip, Sana yöneldim.

''O gece'' nefesler, yel yel olurmuş,
Bulutlar nûr döker, sel sel olurmuş,
Bedenler semâda, el el olurmuş,
Yel yel, sel sel , el el, Sana yöneldim.

''O gece'' melekler, saf saf inermiş,
''O gece'' acılar, dertler dinermiş,
''O gece'' cehennem bile sönermiş,
Ben aşk ateşiyle, Sana yöneldim.

Sahip kimdir? dedim, yüce dağlara,
Engin denizlere, sonsuz çağlara,
Göçüp gidenlere, kalan sağlara,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.

Sahip kimdir? dedim, kurda kuşlara,
Ağaçlara, topraklara, taşlara,
Nice sultanlara, mağrur başlara,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.

Sahip kimdir? dedim, ıssız çöllere,
Şimşeklere, tayfunlara, sellere,
Yedi kat semâya, bakan ellere,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.

Aylar döner, mevsim döner, yıl döner,
Dünya döner, devran döner, yol döner,
Bir gün gelir, tövbe eder, kul döner,
Döndüm, döne döne, Sana yöneldim.

Mânâyı, maddeyi, önüme serdin,
Defteri kalemi, elime verdin,
''Beni tanıyorsun, yaz artık'' dedin,
Ne mümkün dedim de, Sana yöneldim.

Bu nâciz kuluna, ömür verdikçe,
Hayrına binlerce, hayır kat YÂRAB,
Dünya var oldukça, mahşere kadar,
Amel defterini, açık tut YÂRAB

ÂMİN!


......... ) ` - . .> ' `( ......
........ / . . . .`\ . . \ .....
........ |. . . . . |. . .| ....
......... \ . . . ./ . ./ ......
........... `=(\ /.=` .......
............. `-;`.-' ..........
............... `)| ... , ......
................ || _.-'| ....
............. ,_|| \_,/ ......
....... , ..... \|| .' ......
....... |\ |\ ,. ||/ ........
.... ,..\` | /|.,|Y\, ......
..... '-...'-._..\||/ .....
......... >_.-`Y| .......
.............. ,_|| .....
................ \|| .....
................. || ....
................. || ....
................. |/ ....

 

HERKES İÇİN  KAÇINILMAZ SON

 

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)

img118/1074/dd3rc.jpg  

 

 

Güllerin Efendisine Salat ve Selam Olsun

 

 

 

 Sâlat ve Selam
Efendimize

 

GÜL KOKUNA HASRETİZ

Ya RESULULLAH , bu gece teşrif ettin dünyaya
Gelişinle son verdin ,karanlık heyulaya.

Ne zulmetler son buldu,Kisra ateşi söndü
Sayenizde efendim,karanlık ,güne döndü.

Emaneti koruyan,Muhammedül-emindin
İtimadın kalesi,Sen en sağlam Yemindin.

Yetimdin,kimsesizdin,kimsesizler kimsesi
Şefkatle uzanan el,Hak yolunun gür sesi.

Allah,Kitap bilmezdik,Karanlığı severdik
Doğru yola gelmezdik,Put`umuzu överdik.

Nefislerin mahkumu zincirli kölelerdik
Senin nurlu yolunda,şükür kulluğa erdik.

Allah gönderdi Seni, beşer şaşmasın diye
Bir daha sapkınlaşıp,haddi aşmasın diye

Habibullah Muhammed son Nebi,son Peygamber
Gel,Gör ne hallerdeyiz,sesimize cevap Ver.

Unuttuk öğretini,öğretini unuttuk
Hakkı yerlere attık,batılı üstün tuttuk.

Adı barış dinini ,terörle anıyorlar
Ümmetin karanlıkta,ışığı arıyorlar.

Herkes kendi halinde kurtarıyor gemiyi
Vahşete yollanırken eskitiyor yeniyi.

Rehbersin Sen ya Resul,terkettik Hadisini
Bıraktık elimizle,BİR ALLAHın ipini.

Gül kokuna hasretiz,Ebu cehil hortladı
Zalimin zülmü devam,BİR ALLAH tan korkmadı.

Yoluna set çektiler,ümmetin gelemiyor
Canı kıymetli oldu,yolunda veremiyor.

Batılın oyuncağı,ümmetinin hanesi
Evimizde gürlüyor,Şeytanların bet sesi .

Ezanlar batar oldu,kulaklara ezanlar
Küfrü savunur oldu,köşelere yazanlar.

Sadece künyelere İslam diye yazıldık.
Garip kaldık ya Resul,haramlara ezildik.

Kur`anın ışığında kurtuluşun müjdesi
Elbette rehberimiz,Muhammedin gür sesi .

Şefaatini gönder umutsuz ümmetine
Muhtacız Peygamberim,muhtacız Himmetine.

Sen canımdan azizsin,anam babamdan önde
“canım arzular seni”,ruhum hapis bu tende.

Seni sevmek ya Resul,yolunda yürümektir,
Senden habersiz olmak,yaşarken çürümektir.

“Cihad “desem ya Resul ,ürkerler kelimeden
Kurtar bizi ya Resul,ömrümüz erimeden.

Gül kokundan uzakta,ne huzur var ne rahat
Bu garip ümmetine,eder misin şefaat?

 

 

 

 

                

 

Kültürümüzde Peygamber Sevgisi

Ögün Küçük

    Muhammed'den muhabbet oldu hasil,
    Muhammed'siz muhabbetten ne hasil?

Bir çocuga bir ad, çocugun o adin manasini yasamasi

veya o ada sahip bir sahsin ahlakiyla ahlaklanmasi için

verilir. Peygamber Efendimizin (sav) mübarek adi

"Muhammed," hamd eden anlamina gelir [1] ve Peygamber Efendimizden (sav) baska tam anlamiyla hamd eden de

yoktur. Muhammed adindaki bir sahis eger bu ada layik olamazsa, vebal altina girecektir. Vebal, bu adi o sahsa verenlerin üzerine de olacaktir. Bu ada sahip bir kisi iyi bir

insan olmazsa ve bu yüzden kötü hitaplara maruz kalirsa --meselâ, birisi ona adini kullanarak küfür ederse-- bu,

Peygamber Efendimizi (sav) üzecektir, O'nun (sav) manasini incitecektir.

Bu anlayisla atalarimiz çocuklarina "Muhammed" lafzini isim olarak vermemisler, yerine önceleri "Mehemmed," sonralari "Mehmet" ismini kullanmislardir. Bu konuda öylesine titiz davranilmistir ki "Muhammed" adini, yalnizca O'na (sav) layik olabilecek mertebeye erismis din büyükleri, post sahipleri ve alimler kullanmislardir. Hatta Fatih Sultan Mehmet'in ilk adi "Muhammed" olmasina ragmen, layik olamiyacagi korkusuyla Mehmet'e çevrilmis, Haci Bayram Veli Hazretleri'nin, Fatih'in Istanbul'u fethedecegini Fatih'in çocuklugunda söylemesi

bile bu karari degistirmemistir. Böyle büyük insanlarin disindakiler ise ya "Mehmet" adini ya da

Peygamberimizin (sav) Mustafa, Ahmet gibi diger adlarini kullanmislardir.

Peygamber Efendimizin (sav) isminin manasina böylesine

deger veren zihniyet, askerine da MEHMETÇIK demistir. Mehmetçik, yani O'na (sav) benzeyen asker...

Yani O'nun (sav) ahlakiyla ahlaklanmis asker...

Yani O'nun (sav) askeri... Ayni zihniyet, O'nun (sav) sevgili zevcesi Hz. Aise validemizin (ra) adini, kadinina

sembol yapmis, AYSECIK demistir.

Bizim kültürümüz sembolcü kültürdür. Atalarimiz daha Orta Asya'dayken belirli esyalari, cisimleri ve sekilleri belirli

manalara sembol yapmislardir. Mesela, "ok" Tanri'ya

bagliligin, "yay" da bu bagliligin cihana yayilmasinin

sembolüydü. Keza davulun, tugun devlet babinda degisik anlamlari vardi. Islam'i kabulden sonra da devam eden bu sembolcü gelenek, Peygamber Efendimize de (sav) bir

sembol bulmakta gecikmemis ve O'na (sav) GÜL sembolünü layik görmüstür. Kültürümüzde gül, Peygamberimizin (sav), Peygamberimize (sav) duyulan muhabbetin sembolüdür.

Peygamberimize (sav) bir an muhabbetini kaybeden imanini kaybedeceginden, yani Peygamberimize (sav) muhabbet

duymak ile iman çok yakindan alakali oldugundan, gül ayni zamanda iman hayatimizin da sembolü sayilir. Gül, Peygamberimizin (sav) sembolü oldugu içindir ki Fatih O'na (sav) olan muhabbetini belirtmek icin gül koklar.

Onun içindir ki edebiyatimizda sevgililer hep güle benzetilir. Onun içindir ki Necati Beg söyle der:

    Yilda bir kerre menâr-i sâhdan dîdâr gül,
    Gösterir nite ki nûr-i Ahmed-i Muhtâr gül.

Gül, Peygamberimizin (sav) sembolü olur da, ad olarak kullanilmaz mi? Bu Gül (sav) sevgisi, "Gül, Gülbahar,

Gülbeden, Gülistan, Gülhan, Gülsan, Gülcan, Gülten, Gülriz, Gülnur, Gülenaz, Gülay, Güler, Gülsever, Gülbey, Gülçin, Gülcihan vs." gibi, Peygamberimize (sav) muhabbetimizi

ifade eden

yüzlerce "gül"lü adi dilimize kazandirmistir. Ve bu anlayis, Peygamberimizin (sav) sevgili zevcesi Hz. Aise'nin adini, Peygamberimizin (sav) sembolüyle birlestirmis AYSEGÜL yapmistir. Anadolu'nun bazi yörelerinde de Gül'e (sav)

öncelik verirler, GÜLAYSE derler vesselam.


 

[1] Onk. Dr. Halûk Nurbaki, Gönül Penceresinden

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Damla Yayinevi.

("Muhammed" ismi,"çok övülmüs, bir çok güzel huylara

sahip" anlamina da gelir.--Editor)

 

 

 

           Hz. Muhammed' (s.a.v.) in doğumunu anlatan flash

http://www.hemenpaylas.com/download/571750/ya_nebi.exe.html

 

 

 

 
 

Varlığımın sebepler ötesi sebebi, gönlümün sultanı Efendim!...

Merhamet dilendiğim kelimelerin gölgesinde içimin yankısını sana yollamak istiyorum.

Yüreğimde çağlayanlar var, dinmeyen gözyaşlarım var efendim. Sana yolluyorum tüm hasretlerimi, aşarak yüreğimin çöl kumlarını. Demet demet yıldızların kutlu rehberlerimdir, kapına yöneldiğim gecenin şu ıssız saatlerinde. Gönül heybemde gözyaşlarım, geçtiğim yollara serpiyorum sadakam diye. Yürek tezgahında dokuduğum sancılarım var sadağımda, kuşandığım acılar var. İşte geldim kapına efendim, dilimde senden dilendiğim şefaatin var.

Ey Nebi, inan ki sensiz gündüzlerimiz bile geceye döndü. Alnımızı üfül üfül okşayan rahmet yüklü soluğundan mahrumuz yıllardır. Senin yokluğun, ölü ruhlara can veren nefesinin yokluğu, bizi ağyar ateşinde yaktı. Deden Hazret-i İbrahim'e yakılan ateşten daha acımasızdı yandığımız ateşler.

Medet Sultanım! Hicranınla yanan ruhumuza parmaklarından yine boşaltmaz mısın kevserlerini oluk oluk? Utancımız büyük. Adını bir bayrak gibi dalgalandıramadık gönül semalarında. Giremedik kalplere, adını sunamadık sana muhtaç sinelere. Büyük utançlara kundaklandık; ama sen sultansın Efendim, ne olur himmetini esirgeme boynu bükük, yüreği yaralı ümmetinden. Yaralı yüreğimizi, Hazret-i Eyyub'a bahşedilen ab-ı hayat gibi çağlayanlarla yıkayacağın günü bekliyoruz.

Bir gün gözlerimizden perdelerin kalkacağı ümidiyle yaşadık hep. Temessülünle şerefkudum buyurduğun Ahmet Rufai hazretlerine imrenir olduk. Biz de, günahkar dudaklarımızı senin o pak ellerine dokunduracağımız günün hasretiyle bekliyoruz efendim.

Sen, çiçek çiçek donanmış vefalarla kucaklayan Uhud'un bağrındaydın hani... En has şühedanın vefa kokan cennet mekanlarını ziyaret etmiştin... Ve orada demiştin ya, 'Kardeşlerime selam olsun!' diye... Ey Nebiler Sultanı Efendim! Bizleri, işaret buyurduğun o garip devirde gelen kardeşlerin sayıp ziyaret etmeyecek misin? Ayağı ve alnı beyaz sekili atların say bizi, aldığımız abdestlerimiz var günde beş vakit. Ne olur efendim, Mekke'den Medine'ye hicret eder gibi gel. Sen gel ki, güneşin bizi terk ettiği karanlık gecelerimize dolunaylar doğsun. Yeniden bestelensin 'Tale'al Bedru'lar. Hiç günahı olmayan çocuklarımız seslendirsin yine o yanık nağmeleri. Ellerinde demet demet güllerle bekleyen kadınlarımız, gözyaşı çağlayanlarıyla yıkasın yollarını.

'Ey sevgili, en sevgili' Efendim! Seni anlayamayan nazarlara keşke, sana perdedar olan bir örümcek kadar vefalı olabilseydik. Anlayabilseydik kıymetini... Seni anlatabilseydik... Keşke bir güvercin olabilseydik, dünyanın dört bir tarafına nur dağıtan ellerinden uçurduğun. Senin çağları aşan o kudsî çağrılarını taşıyabilseydik çağlardan çağlara ve deniz aşırı diyarlara.

Ne olur gel Efendim! Çağın yetimleri var seni bekleyen. Sana kasideler yazan bağrı yanık aşıkların var, ağıt yakanların var. Ağıdı dindirecek öksüzlerin var. Ve talihsiz devrin Asiye yüzlü, Meryem iffetli yetimleri var. Gözyaşlarına sünger olacağın sürmeli ceylanların var. Sakat vicdanlarda çarmıha gerilmek istenen Mesih soluklu yiğitlerini ne olur daha fazla bekletme Efendim. Ateşe atılmak istenen İbrahimlerimiz var, Senin gül bitiren yağmurlarını bekliyorlar. Bıçak altında tevekkülle bekleyen İsmaillerimiz var; yoluna kurban olmayı bekleyen koç yiğitlerimiz var.

Biliyoruz, aşkına pervane olamadık. Yanlış ateşlerde yandı ruhumuz. Yanlış pazarlara sürüldük. Yalancı şafaklarla kandırıldık yıllar yılı. Sensizliğin girdabında zehrini yudumladık hayatın. Onca günahlarımıza, bize yakışmayan kusurlarımıza rağmen, senin büyüklüğün kadar büyüttük umutlarımızı. Dağlar kadar günahlarımız olsa da sen kadar umutlarımız var. Hani diyorsun ya Efendim, 'Benim şefaatim, ümmetimden günah-ı kebair işleyenleredir.' Kim bilir kaç günah kirinin içinde büyüttük bembeyaz umutlarımızı. Tutunduk verdiğin söze. Müjdenin ipekten çehresine sarındık.

Ey Nebi, kendisine yollanan salatu selamları işiten vefalı Dost. Sana yolladığımız salatu selamların sımsıcak gölgesinde beyaz dualarımızın aydınlığıyla yöneldik kapına. Temessülünle, meftunlarını sevindireceğin zamanı bekliyoruz. Sireten şekil değiştirecek kadar büyük günahı olanların imdadına, sırf sana yolladıkları salatu selamlar hatırına yetişmiştin Efendim. Ve biz ahirzamanın garip insanları, bir kere daha temessül edip imdadımıza yetişeceğin günün hasretini çekmekteyiz.

Yetiş imdada ya Resulallah, ne olur imdadımıza yetiş! Gönül Kabe'sinde, günahlarımıza rağmen yine de bir yer var Efendim teşrif buyuracağın. Yüreğimizin yanıklığıyla tütsülediğimiz gözyaşı dolu mahzenlerirniz var. Uyku nedir bilmeyen kirpiklerimiz var Seni bekleyen. Ne olur gel, gel ki:

Kadem bastın gönül tahtına  A Sultanım sefa geldin,' diyelim bağrı yanık aşıkların gibi.

 

 

 img119/5593/zzzzzzzzzzzz1et.jpg

 

 

40 hadis
1- 
 
 

اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ  قُلْنَا: لِمَنْ )يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟( قَالَ: لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلأئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ         

(Allah Rasûlü) “Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi.

Müslim, İmân, 95.

 2-

اَلإِسْلاَمُ حُسْنُ الْخُلُقِ

İslâm, güzel ahlâktır. 

Kenzü’l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225.

 3-

مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللَّهُ

İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.

Müslim, Fedâil, 66; Tirmizî, Birr, 16.

 4-

يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا

Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.

Buhârî, İlm, 12; Müslim, Cihâd, 6.

 

 

5-

إنَّ مِمَّا أدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ:

إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ

İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür.

Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.

 6-

اَلدَّالُّ عَلىَ الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ

Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.

Tirmizî, İlm, 14.

 7-

لاَ يُلْدَغُ  اْلمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ

Mümin, bir  delikten iki defa sokulmaz.(Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)

Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63.

 8-

اِتَّقِ اللَّهَ حَـيْثُمَا كُنْتَ وَأتْبِـعِ السَّـيِّـئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا

وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ

Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.

Tirmizî, Birr, 55.

 9-

إنَّ اللَّهَ تَعَالى يُحِبُّ إذَا عَمِلَ أحَدُكُمْ عَمَلاً أنْ يُتْقِنَهُ

Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi  sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.

Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, fiu’abü’l-Îmân, 4/334.

 10-

اَلإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً أفْضَلُهَا قَوْلُ لاَ إِلهَ إِلاَّاللَّهُ وَأدْنَاهَا إِمَاطَةُ اْلأذَى عَنِ الطَّرِيقِ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ اْلإِيـمَانِ

İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır.

Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 57, 58.

 11-

مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أضْعَفُ اْلإِيـمَانِ

Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.

 Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248.

 12-

عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَـكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ

بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.

Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12.

 13-

لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ

Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.

İbn Mâce, Ahkâm, 17; Muvatta’, Akdıye, 31.

 14-

لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.

Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71.

 15-

اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır.  Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n  kusurunu) örter.

Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.

 

 16-

لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا

İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.

Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56.

 17-

اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.

Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8.

 18-

لاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَانًا

وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أنْ يَهْجُرَ أخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثِةِ اَيَّامٍ

Birbirinize buğuz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz.

Buhârî, Edeb, 57, 58.

 19-

إنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إلَى الْبِرِّ وَ إنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إلَى الْجَنَّةِ وَإنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقًا وَ إنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلَى الْفُجُورِ وَ إنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إلَى النَّارِ وَ إنَّ الرَّجُلَ لَيَـكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا

Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzâb (çok yalancı) diye yazılır.             

Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103, 104.

 20-

لاَ تُمَارِ أخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ

(Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.

Tirmizî, Birr, 58.

 21-

تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ أخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ وَأمْرُكَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهْيُكَ عَنِ الْمُنْكَرِ صَدَقَةٌ وَإِرْشَادُكَ الرَّجُلَ فِي أرْضِ الضَّلاَلِ لَكَ صَدَقَةٌ وَإِمَاطَتُكَ الْحَجَرَ وَالشَّوْكَ وَالْعَظْمَ عَنِ الطَّرِيقِ لَكَ صَدَقَةٌ

(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.

Tirmizî, Birr, 36.

 22-

إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلـكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ

Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.

Müslim, Birr, 33; ‹bn Mâce, Zühd, 9;

Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539.

 23-

رِضَى الرَّبِّ في رِضَى الْـوَالِدِ وَسَخَطُ الرَّبِّ في سَخَطِ الْـوَالِدِ

Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır.

Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.

Tirmizî, Birr, 3.

 24-

ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ لاَ شَكَّ فِيهِنَّ:

دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ

Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir:

Mazlumun duası, misafirin duası ve babanın evladına duası.

İbn Mâce, Dua, 11.

 25-

مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ

Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir

hediye veremez.

Tirmizî, Birr, 33.

 26-

  خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ

Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.

Tirmizî, Radâ’, 11; ‹bn Mâce, Nikâh, 50.

 27-

لَيْس مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا

Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı

göstermeyen bizden değildir.

Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66.

 28-

كَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أوْ لِغَيْرِهِ أنَا وَ هُوَ كَهَاتَيْنِ فيِ الْجَنَّةِ وَأشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى

Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yanyanayız” buyurmuştur.

Buhârî, Talâk, 25, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42.

 29-

اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ  الْمُوبِقَاتِ قَالُوا يَا رَسُولَ للهِ وَمَا هُنَّ قَالَ: اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ وَالسِّحْرُ وَ قَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إلاَّ بِالْحَقِّ وَأكْلُ الرِّبَا وَأكْلُ مَالِ اْليَتِيمِ وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلاَتِ الْمُؤْمِنَاتِ

(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.

Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.

 30-

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ

Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.

Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75.

 31-

مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أنَّهُ سَيُوَرِّثُهُ

Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki;

ben (Allah Teâlâ) komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.

Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141.

 32-

اَلسَّاعِي عَلَى الأرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

أوِ الْقَائِمِ اللَّيْلَ الصَّائِمِ النَّهَارَ

Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden

veya gündüzleri (nafile) oruç tutup, gecelerini (nafile) ibadetle

geçiren kimse gibidir.

Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41;

Tirmizî, Birr, 44; Nesâî, Zekât, 78.

 33-

كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ

Her insan hata eder.

Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.

Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.

 34-

عَجَبًا لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْس ذَاكَ لأحَدٍ  إِلاَّ لِلْمُؤْمِنِ: إِنْ أصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَـكَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ

Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir  darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.

                  Müslim, Zühd, 64; Dârim”, Rikâk, 61.

 35-

مَنْ غَشَّـنَا فَلَيْس مِنَّا

Bizi aldatan bizden değildir.

Müslim, Îmân, 164.

 36-

لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ

Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden ya da affedilmedikçe) 

cennete giremezler.

Müslim, Îmân, 168; Tirmizî, Birr, 79.

 37-

أعْطُوا الأجِيرَ أجْرَهُ قَبْلَ أنْ يَجِفَّ  عَرَقُهُ

İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.

İbn Mâce, Ruhûn, 4.

 38-

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا أوْ يَزْرَعُ زَرْعًا فَيَـأكُلُ مِنْهُ

طَيْرٌ أوْ إِنْسَانٌ أوْ بَهِيمَةٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ

Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır.

Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10.

 39-

إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ

 وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ ألاَ وَهِيَ الْقَلْبُ

İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.

Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.

 40-

اِتَّقُوا اللَّهَ رَبَّـكُمْ وَصَلُّوا خَمْسَـكُمْ وَصُومُوا شَهْرَكُمْ وَأدُّوا زَكَاةَ أمْوَالِكُمْ وَأطِيعُوا ذَاأمْرِكُمْ تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّـكُمْ

Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.

Tirmizî, Cum’a, 80.

 

 

 

KUR'AN-I KERİM

 

              http://www.kuranikerim.com/m_diyanet_index.htm?PHPSESSID=2e5bb7b7ca749341fbbeda1f3bf63e16                

  kur`ani kerim   DİNLE              KUR'AN'IN  TÜRKÇE MEALİ
                ve oku              

 

 

KUR'AN'DA HZ. İBRAHİM

37-SAFFAT

83- Şüphesiz ki İbrahim de onun kolundandı.

84- Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti.

85- O babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz nelere tapıyorsunuz?"

86- "Yalancılık etmek için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?"

87- "Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?"

88, 89- Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.

90- O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler.

91- Derken bir kurnazlıkla onların ilâhlarına vardı da, "Buyursanıza, yemez misiniz?" dedi.

92- (Cevap vermediklerini görünce de): "Neyiniz var da konuşmuyorsunuz?" (dedi).

93- Nihayet bir yolunu bulup onlara kuvvetli bir darbe indirdi.

94- Bunun üzerine birbirlerine girerek ona yürüdüler.

95- İbrahim dedi ki: "A, siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?"

96- "Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır."

97- Onlar: "Haydin onun için bir yapı yapın da onu ateşe atın." dediler.

98- Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de kendilerini daha alçak düşürdük.

99- Bir de dedi ki: "Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir."

100- "Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!"

101- Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.

102- Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

103- Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı.

104- Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! "

105- "Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."

106- "Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik)

107- Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.

108- Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık.

109- Selam olsun İbrahim'e...

110- İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

111- Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

112- Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik.

113- Hem ona hem İshak'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.


bakara süresi

124- Şunu da unutmayın ki, bir zamanlar İbrahim'i Rabbi, birtakım kelimeler ile imtihan etti, o, onları sona erdirince, Rabbi ona, "Ben seni bütün insanlara imam yapacağım." buyurdu. İbrahim, "Zürriyetimden de yap!" dedi. Rabbi ona "zâlimler benim ahdime nail olamaz!" buyurdu.

125- Biz ta o zaman bu Beyt'i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kıldık. Siz de Makam-ı İbrahim'den kendinize bir namazgah edinin. Ayrıca İbrahim ile İsmail'e şöyle ahid verdik: "Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!"

126- Ve o vakit İbrahim "Ey Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl, halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvalarla rızıklandır" diye yalvardı. Allah buyurdu ki: "küfredeni dahi rızıklandırır da hayattan biraz nasip aldırırım, sonra da onu ateş azabına uğratırım ki, orası ne yaman bir duraktır!"

127- Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt'in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin.

128- Ey bizim Rabbimiz, hem bizim ikimizi yalnız senin için boyun eğen Müslümanlar kıl, hem de soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen Müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster, tevbemize rahmetle bakıver. Hiç şüphesiz Tevvâb sensin, Rahîm sensin.

129- Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini tilavet eylesin, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pâk eylesin. Hiç şüphesiz Azîz sensin, hikmet sahibi Sensin.

130- İbrahim'in milletinden, kendine kıyan beyinsizden başka kim yüz çevirir? Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık, hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir.

131- Rabbi ona, "İslâm ol!" emrini verince, o "Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum." dedi.

132- Bu dini İbrahim, kendi oğullarına vasiyet etti, Yakub da öyle yaptı: "Ey oğullarım! Muhakkak ki, bu dini size Allah seçti, başka dinlerden uzak durun, yalnızca Müslüman olarak can verin!" dedi.

133- Yoksa siz de olaya şahit mi oldunuz; Yakub'a ölüm hali gelip çattığı zaman, oğullarına; "Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?" dediği zaman, oğulları; "Senin Allah'ına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Allah'ına, tek olan o Allah'a ibadet edeceğiz. Biz ancak O'na boyun eğen Müslümanlarız." dediler.

134. Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.

al-i imran suresi


67- İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan'dı; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman'dı, müşriklerden de değildi.

68- Doğrusu onların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah da müminlerin dostudur.

En'am suresi
74- İbrahim, babası Âzer'e demişti ki: "sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum".

75- Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.

76- Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:"Rabb'im budur" dedi. Yıldız batınca da:" Ben batanları sevmem" dedi.

77- Ay'ı doğarken gördü: "Rabb'im budur" dedi. O da batınca: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum" dedi.

78- Güneş'i doğarken görünce: "Rabb'im budur, bu hepsinden büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım".

79- "Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah'a ortak koşanlardan değilim".

80- Kavmi onunla tartışmaya başladı. O da onlara dedi ki: "Beni doğru yola eriştirdiği halde Allah hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? O'na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum, ancak Rabbimin dilediği şey hariç. Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Hiç düşünmez misiniz?"

81- "Hakkında hiçbir delil indirmediği halde, siz Allah'a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?" Eğer bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangisi güven içinde olmaya daha layıktır?

82- İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar... İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.

83- İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Muhakkak Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.

84- Biz ona İshak'ı ve Yakub'u da hediye ettik: Hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nuh'a ve onun soyundan Davud'a, Süleyman'a, Eyyub'a, Yusuf'a, Musa'ya ve Harun'a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz.

85- Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'a da (hidayet ettik). Hepsi de salih kullarımızdandı.

86- İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.

87- Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da (üstün kıldık). Onları seçtik ve doğru yola ilettik.

88- İşte bu, Allah'ın doğru yoludur. Kullarından dilediğini o doğru yola iletir. Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı, yaptıkları bütün amelleri boşa giderdi.

89- İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Bunlar, ona inanmayacak olurlarsa, yerlerine, onu tanımamazlık etmeyecek bir toplum getiririz.

90- Bunlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların hidayetine uy. De ki:"Ben ona karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece bütün âlemlere bir öğüttür.

-----------------------------------------

161- De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine. O, ortak koşanlardan değildi.

162- De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir.

163- Onun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanların ilkiyim.

164- De ki: Allah herşeyin Rabbi iken, ben O'ndan başka Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O, ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.

165- Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, esirgeyendir.
-----------------


21-ENBİYA

53- Onlar: "Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk" dediler.

54- İbrahim: "And olsun ki sizler de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz" dedi.

55- Onlar : "Sen bize gerçeği mi getirdin (Sen ciddi mi söylüyorsun), yoksa şaka mı ediyorsun?" dediler.

56- O şöyle dedi: "Hayır Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahidlik edenlerdenim."

57- "Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım."

58- Derken o, bunları parça parça etti. Yalnız kendisine başvursunlar diye onların büyüğünü sağlam bıraktı.

59- (Kavmi) "Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir." dediler.

60- (Bazıları) "İbrahim denen bir gencin, onları diline doladığını duymuştuk" dediler.

61- "O halde onu insanların gözleri önüne getirin, olur ki (aleyhinde) şahidlik ederler" dediler.

62- (İbrahim gelince ona) "Ey İbrahim! bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?" dediler

63- İbrahim: "Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun" dedi.

64- Bunun üzerine vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) dediler ki: "Doğrusu siz haksızsınız."

65- Sonra yine (eski) kafalarına döndüler: "And olsun ki (ey İbrahim!) bunların konuşmayacağını (sen de) bilirsin." dediler.

66- (İbrahim) dedi: "O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara mı tapıyorsunuz?"

67- "Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun, siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?"

68- Onlar: "Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin" dediler.

69- Biz: "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol" dedik.

70- Ona düzen kurmak istediler, fakat biz kendilerini daha fazla hüsrana uğrattık.

71- Onu da, Lût'u da, âlemler için bereketli ve kutsal kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.

72- Ona (İbrahim'e) İshak'ı, üstelik bir de Yakub'u ihsan ettik ve herbirini salih kimseler kıldık.

73- Onları buyruğumuz altında (insanlara) doğru yolu gösterecek önderler kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdir.

------------------------------------------


19-MERYEM

41- Kur'ân'da İbrahim'i(n kıssasını da) an. Şüphesiz ki o, sıddık (özü, sözü doğru) bir peygamberdi.

42- O, bir zaman babasına şöyle demişti: "Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?"

43- "Babacığım! Doğrusu sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O halde bana uy da, seni doğru bir yola eriştireyim."

44- "Babacığım! Şeytana tapma, çünkü şeytan Rahmân (olan Allah)a âsî oldu."

45- "Babacığım! Doğrusu ben korkarım ki, sana Rahmân'dan bir azab dokunur da şeytana (cehennemde arkadaş) olursun."

46- Babası "Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Yemin ederim ki, eğer (onları kötülemekten) vazgeçmezsen, seni muhakkak taşlarım. (gerçektenveya söz ile- sana taş atarım). Haydi uzun bir müddet benden uzak ol" dedi.

47- İbrahim şöyle dedi: "Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü o, bana çok lütufkârdır."

48- "Ben, sizden ve Allah'tan başka taptığınız şeylerden çekilip ayrılırım da Rabbime dua (ibadet) ederim. Rabbime yalvarışımda mahrum kalmayacağımı umarım."

49- İbrahim, kavminden ve onların Allah'tan başka ibadet ettikleri şeylerden uzaklaşınca, biz ona İshak'ı ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u ihsan ettik. Ve hepsini de peygamber yaptık.

50- Biz onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk. Hepsine de dillerde güzel ve yüksek bir övgü verdik.

 

 

 

                                

kuran.gen.tr

 

 

 

 

 

 

NAMAZLA ŞÜKRETMEK

 
   ÇANAKKALE SAVAŞINDAN BİR GÜN ÖNCE ASKERLERİMİZİN KILDIĞI NAMAZ
     
img158/710/canakkalenamaz26wo1mh.jpg  
 
 
NAMÂZ KILMAK
Dînimizde, îmândan sonra en kıymetli ibâdet namâzdır. Namâz dînin direğidir. Namâz ibâdetlerin en üstünüdür. İslâmın ikinci şartıdır. Arabîde namâza (Salât) denir. Salât, aslında duâ, rahmet ve istiğfar demekdir. Namâzda, bu üç ma’nânın hepsi bulunduğu için, salât denilmişdir.

Allahü teâlânın en çok beğendiği ve tekrâr tekrâr emretdiği şey, beş vakt namâzdır. Allahü teâlânın, müslimânlara îmân etdikden sonra en önemli emri, namâz kılmakdır. Dînimizde ilk emredilen farz da namâzdır. Kıyâmetde de, îmândan sonra ilk soru namâzdan olacakdır. Beş vakt namâzın hesâbını veren, bütün sıkıntı ve imtihânlardan kurtulup, sonsuz kurtuluşa kavuşur. Cehennem ateşinden kurtulmak ve Cennete kavuşmak, namâzı doğru kılmaya bağlıdır. Doğru namâz için önce kusûrsuz bir abdest almalı, gevşeklik göstermeden namâza başlamalıdır. Namâzdaki her hareketi en iyi şeklde yapmağa uğraşmalıdır.

İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaşdıran hayrlı amel, namâzdır. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Namâz dînin direğidir. Namâz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namâz kılmayan, elbette dînini yıkar). Namâzı doğru kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin, kötü şeyler yapmakdan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Doğru kılınan namâz, insanı pis, çirkin ve yasak işleri işlemekden korur) buyuruldu.
 
 Namaz imandan sonra en büyük hakikat...
Kişinin Rabbiyle buluşması,O'na en yakın olduğu anı..
Kur'an'da 70 kere emredilen ibadet..
Peygamber Efendimizin(a.s.m) deyimiyle namaz "Dinin direği","Gözümüzün nuru",Mü'minin miracı"..
Namaz en vazgeçilmez ibadet..Namaz yaratılış gayesi..Kainatın neticesi,meyvesi.
Bu yüzden Bedir Savaşı'nda bile namazdan vazgeçilmedi..Bu yüzden HZ.Ömer(r.a.)yarasından kanlar akarken bile namaz kıldı ve HZ.Ali(r.a.)ayağındaki okun çıkarılması için namaza durdu..
 
  

 

RESİMLERLE ABDEST ve NAMAZ
ikrime avatar 
img91/3205/15az5.jpg

 

img147/7199/20un2.jpg

 

img91/7650/38sx.jpg

 

img147/7313/45sm3.jpg

 

img147/6469/59lk.jpg  

img137/2071/62ka.jpg

 

img147/2684/70dp.jpg  

img147/6774/82xw.jpg

 

img150/2012/96la.jpg  

 

img143/4526/108pm.jpg

 

img55/8774/111fb.jpg  

img55/6528/120rb.jpg  

img55/6624/136ib.jpg

 

img123/3615/147wv.jpg  

SÜBHANEKE'NİN ARAPÇASI İÇİN

            Anlamı: Allahım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka tanrı yoktur.
      NOT: Parantez içindeki "Ve celle senâük" cümlesi cenaze namazında okunur.

      Ettehiyyâtü:
      Okunduğu Yerler:
      Namazların her oturuşunda okunur.

      ETTEHİYATÜ'NÜN ARAPÇASI İÇİN

     
      Anlamı: Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah'a dır. Ey Peygamber! Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun.
Selâm bizim üzerimize ve Allah'ın bütün iyi kulları üzerine olsun.
Şahitlik ederim ki, Allah'tan başka tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed, O'nun kulu ve Peygamberidir.

      Allâhümme Salli ve Allâhümme Barik:
      Okundukları Yerler:
      1) Bütün namazların son oturuşlarında Ettehiyyatü'den sonra,
      2) İkindi namazının sünneti ile Yatsının ilk sünnetinin birinci oturuşunda Ettehiyyatü'den sonra,
      3) Dört rekatta bir selâm verilerek kılınan Teravih namazının ikinci rek'atının sonundaki oturuşta "Ettehiyyatü"den sonra,
      4) Cenaze namazında ikinci tekbirden sonra.

      SALLİ VE BARİK'İN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.

      ALLAHÜMME BARİK'İN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine hayır ve bereket ver. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine verdiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.

      Rabbenâ âtina ve Rabbenâğfirli:
      Okundukları Yerler:
      1) Namazlardaki oturuşlarda Allahümme salli ve Allahümme barikten sonra,
      2) Kunut duasını bilmeyen vitir namazında onun yerine "Rabbenâ âtina" ayetini okuyabilir.
      3) Cenaze namazında üçüncü tekbirden sonra okunacak duaları bilmeyen bunların yerine yine "Rabbenâ âtina" ayetini dua niyetiyle okuyabilir.

      RABBENA'NIN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: Allahım! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik ver. Bizi ateş azabından koru.

      RABBENÂĞFİRLÎ'İN ARAPÇASI İÇİN

     Anlamı: Ey bizim Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı ve bütün mü'minleri hesap gününde (herkesin sorguya çekileceği günde) bağışla.

      Kunut Duaları:
      Vitir namazının üçüncü rek'atinde fatiha ve sûre okunduktan sonra eller yukarı kaldırılıp tekbir alınır ve eller tekrar bağlanınca kunut duaları okunur.

      KUNUT DUALARI'NIN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: Allahım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz. Sana inanırız, sana tevbe ederiz. Sana güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile öğeriz. Sana şükrederiz. Hiçbir nimetini inkâr etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nimetlerini inkâr eden ve sana karşı geleni bırakırız.

      KUNUT DUALARI'NIN ARAPÇASI İÇİN


      Allahım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kâfirlere ve inançsızlara ulaşır.

      NAMAZLARDA OKUNAN BAZI SÛRELER (*)
      Fatiha Sûresi:
      Namazda ayakta iken okunur.

      FATİHA SURESİ'NİN ARAPÇASI İÇİN
       
     
Anlamı:
Hamd, âlemlerin Rabbi, merhametli olan, merhamet eden ve Din Günü'nün sahibi olan Allah'a mahsustur.
(Allahım!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir.

      Fil Sûresi:
      Bu ve bundan sonra gelen sûreler, namazlarda ayakta iken ve fatihadan sonra okunur.

      FİL SURESİ'NİN ARAPÇASI İÇİN
      

      Anlamı: (Ey Muhammed! Kâbe'yi yıkmaya gelen) Fil sahiplerine Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.

      Kurayş Sûresi:

      KUREYŞ SURESİ'NİN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kâbe'nin Rabbine kulluk etsinler.

      Mâun Sûresi:

       MAUN SURESİ'NİN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: (Ey Muhammed!) Dini yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur. Vay o namaz kılanların haline ki: Onlar kıldıkları namazdan gâfildirler. Onlar gösteriş yaparlar. Onlar basit şeyleri (ödünç) dahi vermezler.

      Kevser Sûresi:

      KEVSER SURESİ'İN ARAPÇASI İÇİN

     Anlamı: (Ey Muhammed!) Doğrusu sana pek çok nimet vermişizdir. Öyleyse Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Doğrusu adı, sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.

      Kâfirûn Sûresi:

      KÂFİRÛN SURESİ'NİN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: Ey inkârcılar! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.

      Nasr Sûresi:

      NASR SURESİ'NİN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: (Ey Muhammed!) Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O'ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri dâima kabul edendir.

      Tebbet Sûresi:

      TEBBET SURESİ'İN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: Ebû Leheb'in elleri kurusun; kurudu da! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli ateşe yaslanacaktır. Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır.

      İhlas Sûresi:

      İHLAS SURESİ'NİN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: O Allah bir tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O'na muhtaçtır. O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiç bir şey O'na denk değildir.

      Felak Sûresi:

      FELAK SURESİ'NİN ARAPÇASI İÇİN

      Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım.

      Nâs Sûresi:

      NÂS SURESİ'NİN ARAPÇASI İÇİN

     Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı, insanların hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım.

 

 

SECCADENİN FERYADI

Uyku;

bir çeşit ölüm halidir faniye,ta ki uyanana kadar.Uyanıklık yaşamakla alakalı,yeni bir gün yeni bir doğuş ve belki yeni bir umut eksiği olana,bilene.
Yine böyle bir uyku hali anlatacağımız.Gün ışımamış sabah yakındır…
Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı. İniltiyi rüya gördüğüne yordu. Dudakları susuzluktan çatlıyordu, öyle susamıştı. Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü. Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı. Ama rüyamıydı uyanık mıydı farkında değildi. Sesin geldiği yöne doğruldu. O an rüyada olduğuna iyice emin oldu. Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi.
Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle
-İnleyen sen miydin?
-Evet dedi
seccade
-Niçin ağlıyorsun?
Seccade yine içe işleyen bir sesle:
- Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin. Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok!
- Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam.
Seccade:
- Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil. Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir.
- Anlamadım dedi adam meraklı gözlerle seccadeye
- Ağlarım çünkü Allah’ın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını, karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler. İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüt namazı kılmazlar. Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için iki rekat namaz kılmazsın.
-Beni rahat bırak deyip döndü adam.
Seccade devam etti.
- Ey Allah’ın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar;
namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı , ah bu sabah namazı ! Namazlar arasında müstesnadır. Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o . Yetmiyor mu ? gece gündüz dünya için koşuşturduğun , Aziz ve Kahhar olan Allah’ın çağrısına neden icabet etmezsin!!!
Adam iyice sıkılarak:
-Ey seccadem, beni rahat bırak . Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini.
-
Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya uğraşıyordu.
- Demek ki sen dünyaya ahiretten daha çok önem veriyorsun.
Adam iyice öfkelendi:
-Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı.
Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyice alçaltarak ;
-Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi. Sen O nurlu Peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmez misin. “Her kim ki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederse ateşe girmeyecek”, “ Ve yine O güzel insan “Kim şu iki namazı (sabah - ikindi veya sabah - yatsı) kılarsa cennete gider.” Ve nihayet “Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır.
Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdi…”
Bunun üzerine adam yatağından doğrulup;
-Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi..
Seccade:
-Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi.-Yarın inşallah , mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam.
Seccade son bir ümitle ;
-Kişi Salih amellerin ne kadar büyük ecri olduğunu idrak edemezse tüm zamanlarda bu ameller zor gelir. Sorun uyumaksa, kabir de uykudan çok ne var! Gel sözümü dinle Ey Allah’ın Kulu!
Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı.
Seccade de bir süre sessiz kaldı. Adam uykuya devam etti.
Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuyu dalmıştı bile. Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an
seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu.
-Ey tövbesini yarına erteleyen, bilir misin yarına çıkabileceğini !!!
Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken. Süresi de kısıtlı. Gün gelip atar, farkında olmadan.VE  KİM BİLİR BUGÜN DE SENİN SON GÜNÜNDÜR....  GELİN AĞLATMAYALIM SECCADELERİMİZİ VE KURTARALIM AHİRETİMİZİ.  NE DERSİNİZ AKLI SELİM İNSANLARA YARAŞAN BU DEĞİLMİDİR ?

 

 

 

                     firavunun sonu  çağdaş  

                     firavunlara ibret olsun 

Resim, İngiltere - Londra British müzesinde bulunmaktadır.

Süveyş kanalı açılırken denizin kenarında küçük bir tepecikte bulunmuş ve Londra'ya getirilmiştir.
ALLAH (c.c) Resulu Hz. Musa'nın zamanında ilahlık iddasında bulunan Firavun'un ölümünden 3 bin sene geçmesine rağmen ALLAH (c.c), cesedini ibret olması için çürütmemiştir. Saçlarının bir kısmı halen yerindedir. Başının bazı azalarının etleri de halen yerlerindedir. Alın kısmında et kalmamıştır.
Elleri ve ayakları secde eder vaziyettedir.

Dünyada ALLAH (c.c)'a secdesiz başları, ALLAH (c.c) bir gün mutlaka böyle secde etmeye mecbur edecektir!

ALLAH (c.c)'a karşı gelenleri, ALLAH (c.c), ibret olması için cezalandırmaktadır.
 
 

  

 

 

 

 


bayra tebiri ve hac

bayram tebrigi

BAYRAM_KART_2

 

 

 

BAŞÖRTÜSÜ

basortu2.jpg

 

 

img436/58/duacocuk20qs3td.jpg     

 

 

 

 

1999 zincir eylemi fotolar

Özgürlük mitingleri

 

 

 

 

BAŞÖRTÜSÜ BELGESELLERİ

Kadının Örtünmesi 

Hayreddin Karaman

İslam'da Kadın ve Aile

Çağımızın Batılı kadını kendisine yabancı olan, mahrem akrabası olmayan erkeklerin yanında en azından başını, boynunu, kısmen gerdanını, kollarını ve diz kapağı hizasından aşağıya kadar bacaklarını açmakta, ayrıca sayılan yerlerini güzel göstermek  üzere tedbirler almakta, makyaj yapmaktadır. Modern, çağdaş, ileri olmanın ölçüsünü Batı olunca, bu tarz giyinme ve açma da çağdaş medeniyetin gereği olarak görülmektedir. Buna karşı İslam dininin ana kaynakları (Kur'an ve Sünnet) kadınların evlenmeleri caiz bulunan erkeklere karşı örtünmelerini, el, yüz ve ayaklar hariç bütün vücutlarını uygun elbise ile kapatmalarını ve açıkta kalan yerlerini de güzel göstermek, buralara dikkatleri çekmek için tedbir almamalarını emretmektedir. (Nur: 30-31) .  Batıyı örnek alan, Batılı değerleri ve uygulamaları evrensel sayan bazı modernistler, İslam kadının da Batılıı kadın gibi açılmasını gerekli görmekte, bunu çağı yakalamanın bir gereği bilmekte, bu sebeple ilgili nasları te'vile çalışmaktadırlar. Te'vil iki noktadan yapılmaktadır.

a) Örtünmeyi emreden nasların üslubundan hareket ederek bunların bağlayıcı emir olmadığını, tavsiye mahiyetinde bulunduğunu ileri sürmek.

b) Örtünme emrini o devrin örf ve adetine, sosyo-kültürel şartlarına bağlamak, Kur'an'ın ahlaki gayesinin iffeti korumak ve zinayı önlemekten ibaret olduğunu, iffetin korunması halinde açılmanın -amaca aykırı olmadığı için- İslama göre caiz olacağını ileri sürmek. Bu iddiaya karşı biz, gelenekçi İslam yorumcularıyla beraber kadının örtünmesinin gerekli bulunduğu inancında olduğumuz için karşı delilleri vermek ve konuyu tartışmakta fayda görüyoruz.

Bilindiği üzere bir metnin yorumunda üç usul vardır: Tarihi yorum, lafzi  yorum ve gai yorum. Önce ayetlere lafzi ve tarihi yorum açısından bakalım:

Örtünme ile ilgili ayetler iki  surede yer almıştır. Ahzab suresindeki ayet, iffeti  korumaya yönelik örtünme ile değil, hür müslüman kadınları böyle olmayanlardan ayırmaya yönelik özel kıyafetle ilgilidir. (Ahzab: 33/59) "Eşlerine , kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına (dışarı çıkarken) üstlerine örtü almalarını (cilbab adı verilen dış  giysiyi bürünmelerini) söyle:  bu onların tanınmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar...". Ayette, cilbab denilen ve vücudu baştan ayağa örten dış  giysinin kullanılmasının sebebi açık olarak zikredilmektedir, "tanınmaları, diğerlerinden ayırt edilmeleri ve bu sebeple incitilmekten kurtulmaları" . O devirde henüz köle ve cariyeler bulunduğu için çarşıda, pazarda bunların saaşılır, el ve dil ile rahatsız edildikleri olurdu. İslam bir yandan bu gibi davranışları önlemeye çalışırken, diğer yandan, cariye sanılarak hür kadınların da rahatsız edilmelerini önlemek için, cilbab adı verilen dış giysinin bütün devirlerde müslüman kadınlar için gerekli  bulunmadığını anlamada önemli  bir yorum delili olmaktadır. Ayetin sonunda yer alan ve gerekçeyi açıklayan kısım da bu konudaki şüpheleri ortadan kaldırmaktadır. Şu  halde tarihi şartlar değişip, ya toplumda cariye kalmadığında -ki bugün böyledir- yahut da ayrımı sağlayacak başka bir alamet bulunduğunda -bir başka toplumda hür kadınlar, başka bir alametle diğerlerinden ayrıldığında- cilbab emri  bağlayıcı olmaktan çıkacaktır.

Nur suresindeki ayet, iffeti korumaya yönelik  örtünme ile ilgilidir, : Mü'min erkeklere söyle, gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar; Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mü'min kadınlara da söyle gözlerini sakınsınlar, iffetlerini korusunlar,  görünen dışında zinetlerini (çekici ve güzel yerlerini, süslerini) açıp göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine kavuştursunlar. Zinetlerini kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya kadınları veya cariyeleri  veya kadına ihtiyacı kesilmiş olup hanedan geçinen erkekler veya kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey Müminler! Kurtuluşa ermeniz için hepiniz tevbe ederek günahtan dönün." Tarihi, siyer ve hadis kaynakları İslam'dan önce kadınların nasıl giyindikleri ve nerelerini açıkta bıraktıkları hakkında sağlam ve açık bilgi vermiştir. Buna göre kadınlar takılarını, süslerini göstermek için bunları taktıkları yerleri açıkta bırakır, gerdanlıklarının görünmesi için de baş örtülerini yakalarının üzerinde bağlamak yerine arkalarına doğru uzatırlardı. bir örtünme  inkılabı yapan ayet, mezkur adetleri hedef almakta, onları ortadan kaldıran emirler vermektedir: "Süsleri göstermeyin, ayaklarınızı yere vurmayın, başörtünüzü önden yakalarınızın üzerinde bağlayın..." . Yani örtünme konusunda Kur'an-ı Kerim, o günkü sosyo-kültürel şartlara uymuyor, onları devam ettirmiyor, aksine değiştiriyor, inkılap yapıyor. Bunun gerekçesini, aşağıda gelecek olan  yoruma bırakarak lafzi yorum açısından kelimeler ve üsluba baktığımızda, emrin bağlayıcı (tavsiye değil, vücub için, kesin olarak örtünmeyi sağlamaya yönelik) olduğunu gösteren sağlam deliller ve karineler görüyoruz:

1) "Söyle, korusunlar, açmasınlar, göstermesinler..." şeklindeki emirler, gelenekçi yorumcu ve usulcülerin çoğuna göre kesinlik ifade eder, bağlayıcıdır, gereğini yerine getirmek farzdır.

2) Gazzali gibi, "Emrin bağlayıcı olup olmadığına hükmedebilmek için yardımcı delil ve karinelere ihtiyaç vardır." diyen usülcülere göre de bu emrin bağlayıcı olduğunu gösteren karineler vardır:

a) "Örtünürlerse daha iyi olur, bunda hayır, edebe uygunluk vardır, ecir vardır..." gibi yumuşak bir uslup kullanılmamış, "söyle, sakınsınlar, iffetlerini korusunlar,   örtünsünler, açıp  göstermesinler..." şeklinde kesin ifadeler kullanılmıştır.
b) Tavsiye üslubunun sınırını çok aşan detaylara girilmiş, nerelerin örtüleceği, nerelerin nasıl örtüleceğ hangi şartlarda kimlere, nerelerin gösterilebileceği açıklanmıştır.
c) Ayetin sonunda tevbe tavsiye edilmiş, böylece aksine davranışın günah olduğuna işaret edilmiştir.
d) Örtünme emri gözlerin haramdan sakınması ve iffetlerin korunması emrine bağlanmış ve aradaki ilişkiye işaret edilmiştir.

Örtünme ayetine gai  yorum açısından bakıldığında önemli ve açık ipuçları bulunduğu  görülecektir. Şari, (Allah Teala) örtünme emrinin hemen başında bunun gerekçesini açıklamıştır: "Söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, şuralarını şunlara karşı  örtsünler..." Bu gerekçe, İslam'ın ahlak ilkeleri ve değerleri bakımından erkek ve kadının cinsi  cazibe taşıyan yerlerini açmaları, karşılıklı olarak buralara bakmaları ile iffetlerini korumaları arasında sıkı, değişmez bir ilişkinin bulunduğunu varsaymaktadır. İslam'a göre zina eden iffetsizdir, iffetini koruyamamıştır. Bir erkeğin kadına, bir kadının erkeğe şehvetle bakması, dokunması da zinadır, cinsi temasta bulunması da zinadır, iffetsizliktir. Cinsi yönden karşılıklı tatminin tek meşru yolu evliliktir. Erkek ve kadınların, evli olmadıkları karşı  cinsten biri ile bakma, dokunma ve birleşme şeklindeki cinsi alış-verişleri iffetsizlik sayılmış ve yasaklanmıştır. Bütün bu hüküm ve anlayışların temeli, İslama özgü varlık, bilgi ve değer anlayışıdır. Bu açıdan bakıldığı zaman Batılı değerler ve değerlendirmelerin çok farklı olduğu görülecektir. Batı'da yasak ve ayıp olan tecavüzdür, bir ölçüde de evlilerin zinasıdır. Bunların dışında da evli olmayan kadın-erkek arasındaki cinsi alış-veriş ne ayıptır, ne de günahtır (seküler Batı'da günah yoktur, ayıp da değişken bir kavramdır). Ortada  böylesine derin ve uzlaştırılması imkansız farklılıklar varken, iffet ve örtünme konularını Batı'yı hayat tarzı ve değer ölçüleri ile nasıl yaklaşabilir? Batı'yı bir yana bırakarak İslam'a, İslam'da örtünme ile iffeti koruma arasındaki ilişkinin sabit olup olmadığına bakalım denilirse, sağlıklı bir hükme varabilmek için şu noktaları düşünmek, tartışmak ve araştırmak gerekir.

a) İslam'ın iffet anlayışı,
b) İffeti koruma açısından örtünme ve açılmanın etkisi.

Bunlardan birincisine yukarıda kısaca temas edilmişti. İslama göre iffet, nihai olarak, gayr-i meşru cinsi hayattan uzak durmaktan ibaret olsa bile, aynı zamanda bunu sağlayan tedbirleri ve davranışları da içine almaktadır. Bu sebeple giyiniş (veya giyinmeyiş) ve davranışları ile başkalarını tahrik eden, günah işlemelerine sebep olan erkek ve kadınların- İslami manada- iffetlerine gölge düşmektedir. Gerek erkek ve gerekse kadının, karşı cins için genellikle cazip, çekici, cinsi duygulanma ve tahriki  etkileyici yerlerini örtmeleri, uygun giysilerle kapatmaları Kur'an ve Sünnet kaynaklarında gerekli  görülmüş, açılma ve gösterme ile iffeti koruyamama arasında bir bağın, sabit bir ilişkinin bulunduğuna işaret edilmiştir. Günümüzde bilim ve tecrübe de bunun aksini isbat etmiş değildir. Kapalı bir kadın belki tecessüs ve merak konusudur, açık bir kadın ise şehvetli bakışların odak noktası olmaktadır. Normal ölçülerde çağdaş bir açıklığın böyle bir sonuç doğurmayacağı iddiası veya varsayımı -samimi ise- yalnızca bir iddia ve varsayımdan ibarettir ve daha ziyade açıklığın şartlandığı ve kısmen iktidarsız kıldığı şahıslar için düşünebilinir. İlahi bir emanet ve nimet olan cinsi gücünü ve duyarlılığını, fıtrattan sapmayarak korumuş olanlar için, karşı cinsin bütün vücudu çekici olabilir. Ayetler ve hadisler, ihtiyacı göz önüne alarak hem bazı şahısları, hem de vücudun bazı kısımlarını örtünme yükümünden muaf tutmuş, mamafih yine de gözlerin sakınmasını istemiştir. Muaf tutulan kısım, ayette ve ilgili hadislerde kadınlar için "eller, topuktan biraz yukarısından aşağıya doğru ayaklar ve saç bitiminden çene altına kadar yüz olarak" belirlenmiştir. Tarih boyunca hiçbir İslam alimi, zaruret bulunmadan daha fazlasının açılabileceği kanaatine varılmıştır. (Yakın zamanların modernist yorumcularını hesaba katmıyoruz.) Erkeler için istisna, göbekten yukarısı ile dizden aşağısıdır. Bu iki sınır çerçevesinde, farklı rivayetlere dayalı küçük görüş farkları mevcuttur. İşte İslam kadını ve erkeği bu sınırlar içinde örtünme emrini yerine getirecek, böylece kendi iffetini koruma tedbiri aldığı gibi, başkalarının korunma çabalarına da katkıda bulunmuş olacaktır. Önemli ve gerekli olan örtünmedir; hangi giysilerle, hangi biçimde örtünüleceği hususu ise İslami değerler içinde oluşacak modaya ve estetik tercihe kalacaktır. Örtünmenin gerekçelerine dikkat edilirse, örtünme tedbirinin yalnızca örtünmenin iffeti ile ilgili olmadığı, daha ziyade başkalarının korunmasına yardım ve katkı mahiyetinde bulunduğu anlaşılacaktır. Bütün bunlar normal şartlar ve durumlarda söz konusudur. Fevkalade durumlar, şartlar ve zaruretlerin kendilerine mahsus, uygun ve rahatlatıcı hükümleri  vardır

 

BACIMIN BAŞÖRTÜSÜ
img123/6555/ttttttttttttt0cq.jpg

 UTANIRDI SÜT NİNEM

BURNUNU GOSTERMEKTEN

KIZIMIN GOSTERDİĞİ

KEFEN BEZİNE MAHREM..N.F.K

 

 

img482/3368/gggggg3mf.jpg

 

 

img103/37/dippp5bh.jpg 

 

Diplomalarıyla döndüler

 Başörtülü oldukları için okullarından atılan 17 öğrenci eğitimlerini tamamlayarak geri döndü. AKDER büyük umutlarla yurt dışına giden ve eğitimlerini tamamlayan öğrenciler için mezuniyet gecesi düzenledi.

28 Şubat sürecinin ardından üniversitelerde uygulanmaya konan başörtüsü yasağı yüzünden yüzlerce öğrenci eğitimlerini yarım bırakmak zorunda kaldı. Okullarına devam edemeyen başörtülü öğrencilerin bir kısmı eğitimlerini tamamlamak için yurt dışına çıktı.

Başörtülü oldukları için Türkiye'deki eğitimlerini yarıda kesen bu öğrenciler, gittikleri ülkelerde büyük bir ilgiyle karşılandı ve hiçbir zorluk yaşamadan eğitimlerini tamamladı.

Önceki gün AKDER (Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği) tarafından yurt dışında eğitimlerini tamamlayan başörtülü öğrenciler için Ensar Vakfı'nda bir gece düzenlendi.

Avusturya, Macaristan, Azerbaycan ve Romanya'da eğitim gören ve 15'i doktor, biri bilgisayar mühendisi, biri de İngilizce öğretmeni olmak üzere mezun olan 17 öğrenciye ikinci bir mezuniyet töreni Ensar Vakfı'nda yapıldı.

Meslek sahibi oldular

Öğrencileri aileleri, arkadaşları ve çeşitli sivil örgüt derneklerinden temsilciler yalnız bırakmadı. AKDER Başkanı Sema Kopuzyetiş, başörtülü oldukları için okula alınmayan arkadaşlarının gittikleri ülkelerden birer meslek sahibi olarak geri dönmelerinden son derece mutlu olduklarını belirterek, şunları söyledi: "Bugün burada sıradan bir mezuniyet töreni için buluşmadık. Bu gece tam 6 yıldır yaşanan büyük bir acının umuda dönüşüne tanık olacağız. Üç kıtada hüküm süren bir neslin torunları olarak arkadaşlarımız gittikleri ülkelerde taşıdıkları sorumlulukların bilinciyle eğitimlerini tamamlayıp geri döndüler. Bugün bu kardeşlerimizin geri dönüşlerini kutluyoruz."

DİRİLİŞ NESLİNİN TEMSİLCİLERİ

Başörtülü oldukları için eğitimlerini tamamlayamayan bu öğrencilerin dramını anlatan bir hikaye yazan yazar Cihan Aktaş başörtüsü problemini irdeleyen konuşmasında, "Başımızı evlerde örtsek problem yaşanmayacaktı ama biz hayata katılmayı istedik ve İslam'ın görünür yanı bizim başörtülerimizin üzerinden sorgulandı" dedi. Geceye katılan tiyatro sanatçısı Sacit Onat ise 'Diriliş Nesli'nin temsilcileri olarak tarif ettiği başörtülü kızlara Sezai Karakoç'un "Monna Roza" şiirini okudu. Daha sonra mezun olan 17 başörtülüye başarılarından dolayı plaket, birer altın ve çiçek verildi.

Yurtdışında okumak zorunda kalan ve burada mezun olan öğrenciler şunlar:
Viyana Devlet Üniversitesi: Dr. Leyla Şahin, Dr. Hilal Erdem, Dr. Ayşe Büyükbaş
Macaristan Seget Tıp Fakültesi: Dr. Ayşe Maden, Dr. Dilek Gök, Dr. Nilüfer Çetin, Dr. Aysemir Gürçağlar, Dr. Şule Uçanasri, Dr. Bengü Altaş, Dr. Hatice Orhan, Feyza Tomak
Azerbaycan Tıp Fakültesi: Dr. Dilek Ergen Korkmaz, Dr. Hava Kaplan, Dr. Zeynep Öğütcen, İngilizce Öğretmeni Semra Batur ve Bilgisayar Mühendisi Emine Esen
Romanya Üniversitesi: Dr. Emine Kübra

31.08.2003

                         ORG. ERUYGUR’A ALMANYA’DAN CEVAP

Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur’un, “İrticai faaliyetler hız kazandı. Aydınlık kafalar ortak hareket etmeli... Kıyafetlerine bakın, yapmak istediklerini anlarsınız” diyerek aşağıladığı öğrencilerden biri olan Meryem Şimşek, öğrenim gördüğü Almanya’nın Duisburg şehrindeki Max Planck-Gymnasium’da, tam 1000 öğrenciyi geride bırakarak “okul birincisi” oldu.

        HEM BAŞARILI, HEM AYDINLIK KAFALI

Meryem o kadar “başarılı” ve o kadar “aydınlık kafalı” ki, okul yönetimi tarafından Duisburg Üniversitesi’ne gönderildi. 19 yaşındaki Meryem, 13. sınıfa geçerken, 2 yıldır da üniversiteye devam ediyor. Dahası, Fizik dalındaki sınavda 5., Matematik dalındaki sınavda da 3. oldu... Meryem, üniversiteye başladığında Fizik ve Matematik derslerinden muaf tutulacak.  
 

 

 

 

 VE MEDYANIN EMPOZE ETTİĞİ  AİLE BİÇİMİ


   

    MEDYADA SIKÇA DUYMAYA BAŞLADIK " KIZIMIZIN ERKEK ARKADAŞINI EVİMİZE YEMEĞE DAVET EDELİM , BÖYLECE ONU TANIMIŞ OLURUZ !" ...ACABA...?

    KAÇ TANE GENÇ  ERKEK GENÇ BİR KIZLA ARKADAŞLIK EDERKEN EVLENMEYİ DÜŞÜNEREK BU YOLA ADIMINI ATAR, GERÇEKÇİ OLALIM, EVLİLİK YAŞI HIZLA İLERİ YAŞLARA DOĞRU GİDİYOR, GENÇ ERKEK SİZE , EVE GELECEK VE SİZE ASIL HÜVİYETİNİ GÖSTERECEK , ÖYLE Mİ " BEN KIZINIZLA ŞUNLARI YAPMAK İSTİYORUM ... " DİYECEK AÇIKÇA , ÖYLE Mİ ...!?

   AÇIK  OLALIM ; BU GENCİN SİZE ROL KESMEDİĞİNİ NASIL ANLAYACAKSINIZ, Kİ CİDDİ OLARAK EVLİLİĞİ DÜŞÜNEN VE FLÖRT İLE BİRBİRİNİ TANIMAYA ÇALIŞAN GENÇLERİN  ÇOĞUNUN  , EVLENSELER BİLE BİRBİRLERİNİ TAM TANIMADIKLARINI VE BİR ÇOĞUNUN BOŞANMA İLE SONUÇLANDIĞINI GÖRMÜYOR VE BUNDAN ŞİKAYET ETMİYOR MUYUZ ?

   BİZDEN OKEY ALAN GENÇ ERKEĞİN KIZIMIZLA BAŞ BAŞA KALDIĞINDA NELER YAPACAKLARINI NEREDEN BİLECEĞİZ?GENÇLER ARASINDA HIZLA YAYILAN ALKOL,ESRAR,ORAL,ANAL SEX ,LEZBİYENLİK,HOMOSEKSÜELLİK- VEYA BİR ADIM GERİSİ METROSEKSÜELLİK-, SATANİZM... GİBİ OLAYLARIN KIZINIZIN BAŞINA ERKEK ARKADAŞI VEYA ONUN ARKADAŞLARI VASITASIYLA  GELMEYECEĞİNİ KİM İLERİ SÜREBİLİR...?KÖTÜ YOLA DÜŞEN KIZLARIN AİLELERİ DE " KIZIMIZ KÖTÜ YOLA DÜŞSÜN " DİYE KIZLARINI SOKAKLARA SALMAMIŞLARDI , HERHALDE...!

    EĞER SİZLER AŞAĞIDAKİ HABERLERDEKİ AİLELERDENSENİZ SORUN YOK ;

    " ARTIK KADINLARDA ÇOK AŞIKLI...SADECE KENDİNİ TATMİN VE ZEVK AMACI İLE CİNSEL İLİŞKİYE YÖNELEBİLİYOR..." (MİLLİYET, BAKIŞ EKİ,SAYI:60,SAYFA:28)TABİİ BU İŞİ PARALI YAPANLARA OROSPU DENİYOR AMA PARASIZ YAPANA NE AD VERİLEBİLECEĞİNİ  DERGİ YAZMIYOR...

   "EŞCİNSELLİK NE BİR SAPIKLIK NE DE BİR HASTALIKTIR.SADECE ALIŞILMIŞIN DIŞINDA BİR CİNSELLİK BİÇİMİDİR...ÖZGÜRLÜKLERİN YAYILMASI İLE..." ( HÜRRİYET , 101 SORUDA SEX ,SAYA:39). BU MANTIKLA ŞÖYLE DESEK : HIRSIZLIK BİR SUÇ DEĞİLDİR SADECE ALIŞILMIŞIN DIŞI BİR GELİR ELDE ETME YÖNTEMİDİR, VEYA CİNAYET NE BİR SUÇ NE DE BİR KATLİAMDIR SADECE ALIŞILMIŞIN DIŞINDA BİR ÖLÜM SEBEBİDİR...! MADEMKİ MESELE " ALIŞILMIŞI AŞMAK...!"
   " CİNSELLİKTE SON TABU :ENSEST:ANA -  BABASIYLA SEVİŞENLER " (MİLLİYET .BAKIŞ EKİ :KASIM 1987,SAYFA:38)BU KADAR DA OLMAZ MI DEDİNİZ, DÜNE KADAR YUKARIDA SAYDIKLARIMIZDA " OLMAZ " DENİLENLER SINIFINDA İDİ !
    " TORBA TATİL KÖYÜNE PERSONEL SAĞLAYAN GERİŞ ADLI MUHİTİN MUHAFAZAKAR HALKI ... ARTIK ÜSTSÜZ TURİSTİ DE DOĞAL KARŞILAYABİLİYOR "( MİLLİYET:06.011.1985)
     AMA DEĞİLSENİZ , BİR DÜŞÜNÜN LÜTFEN, TABİİ Kİ KIZINIZI FAZLA SIKMAK VEYA ARKADAŞ EDİNMESİN ... DEMEK İSTEMİYORUZ AMA MEDYANIN DOLMUŞUNA DA BİNMEYELİM VE EŞ-OĞUL-KIZIMIZLA KONUŞARAK BU KONULARI HALLEDELİM !

   UNUTMAYIN ONLAR BİZİM DEĞİL SİZLERİN KIZLARI, BİZLERDEN SADECE UYARMAK-HATIRLATMAK !   

 

ÇAĞDAŞLIK BATSINN

 

img132/2369/gffsd6di.jpg   

 

TARİHTEN SAYFALAR

 

 

İNDİRİM

 

 AYAKKABICI, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir  çocuk onu izlemekteydi.      Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi.      Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha      yaklaştı.      Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle..      Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt   kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola  uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:

 

     "Küçükk!." diye seslendi.

 

     "Ayakkabı almayı düşündün mü ? Bu seneki modeller bir  harika!."   Çocuk, ona dönerek:      "Gerçekten çok güzeller!." diye tebessüm etti.

 "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik." 

 "Bence önemli değil!." diye, atıldı adam.

 "Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!.

  Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da imânı."  Küçük çocuk, bir şey   söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:   

  "Keşke imanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi."  Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp: 

"Anlayamadım!." dedi. "Neden öyle olsun ki"   

  "Çok basit!." dedi, adam. "Eğer imanımız yoksa, cennete giremeyiz.      Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak.

 Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler..."      Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti.

O güne kadar çektiği acılar,hafiflemiş gibiydi.  Adam, vitrine işaret ederek:    

 "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!." dedi. "Denemek ister  misin?."   Çocuk, başını yanlara sallayıp:      "Üzerinde 30 lira yazıyor," dedi. "Almam mümkün değil ki!."      "İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!." dedi adam.

 "Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder." Çocuk biraz  düşünüp:

 "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!." dedi. "Onu kim alacak ki?."      "Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da,sağ ayağı eksik olan bir çocuğa      satarım."  Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:    "Üstelik de öğrencisin değil mi?." diye sordu.      "İkiye gidiyorum!." diye atıldı çocuk. "Üçe geçtim   sayılır."      "Tamam işte!." dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5      lira.      O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım      gitti!."      Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi.      İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam,  vitrinde olanı      çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını      giydirdi.  Ve çıkarttığı eskiyi göstererek;

 "Benim satış işlemim bitti!." dedi.

  "Sen de bana, bunu satsan memnun olurum."   "Şaka mı yapıyorsunuz?." diye kekeledi çocuk.

  "Onun tabanı delinmek üzere.

  Eski bir ayakkabı, hiç para eder mi?."   "Sen de çok câhil kalmışsın be arkadaş.." dedi, adam.

 "Antika eşyalardan haberin yok her halde.

Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar.

Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder."

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya.      Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

"Bana göre 20 lira yeterli.." dedi.

 "İndirim mevsimini başlattınız ya!.."

 Adam onu kıramayıp parayı aldı.

Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu.

Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu.

                           

     Sanki artık koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu.      Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:      "Babam haklıymış!." dedi.

  "Sakat olduğum için, üzülmene hiç gerek yok!." demişti.

                                                                                      Cüneyd  Suavi 

  **Bir kimseyi kırmadan iyilik yapmak ne kadar güzel…….Yeter ki isteyelim...

 
 

Mus'ab'ı örtmeyen kumaş 

 

Uhud savaşı sonrası şehitlerin defnedilmesi sırasında yaşanan duygusal anlardan birisi Mus’ab b. Umeyr’in cesedinin yanında yaşandı. Resulullah, Mus’ab’ın cesediyle karşılaşınca duygulandı. Mus’ab’ın üzerinde kısa ve eski bir elbise vardı. Resulullah onun bu halini Müslümanlara göstererek ‘Bakın şu yiğide’ dedi; ‘O annesinin ve babasının yanında, sizin görmediğiniz ve tatmadığınız yiyecekleri yerken ve içecekleri içerken, Allah onun kalbini nurlandırdı da o bütün bunları Allah için terk etmekte tereddüt etmedi. Allah ve Resulünün sevgisi onu yoksulluğa razı etti.’ Sonra Mus’ab’a dönerek; ‘Ey Mus’ab! Ben seni, Mekke’de gördüğüm zaman, senden daha ince ipek elbise giyen, senden daha güzel bakımlı saçlara sahip bir yiğit yoktu. Şimdi sen bir hırka içinde, saçı başı karışmış bir haldesin’ dedi ve ağladı. Müslümanlardan birçok kimse de O’nunla birlikte ağladı. Defnedilme sırasında üzüntü hepten arttı. Çünkü kefen olarak kullanılacak kumaş Mus’ab’ı tamamen örtmedi. Örtü ayaklarına doğru çekilince başı, başına doğru çekilince ayakları açıkta kalıyordu. Bunun üzerine, Mus’ab’ın da ayakları otla örtüldü. 

 

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ
İŞTE ÇANAKKALEYİ GEÇİLMEZ YAPAN RUHUN GÖRÜNTÜSÜ..

 Fotoğraf her şeyi tüm ayrıntısıyla anlatıyor.

picture

 

Hz. PEYGAMBER’İN TÜRBEDARI’NIN ANLATTIKLARI

Vehbi Vakkasoğlu “Bir Destandır Çanakkale” adlı eserinde, 1928 yılında Cemal Öğüt Hoca’nın başından geçen bir olaya şöyle yer veriyor:

“Yıl 1928. Osmanlı’nın son dönem alim, arif ve zarif hocalarından biri, Alasonyalı Cemal Öğüt Hacca gider. Çünkü davet, bizim Efendimizden gelmiştir.

Büyük bir hasretle, aşkla, iştiyakla yapılan bu Hac ibadeti, anlatılamaz feyizlerle ve hatıralarla doludur. Ancak bu hatıralar anlatılamaz, açıklanamaz. Çünkü o yıllar, hac ibadetinin yasaklandığı zor ve acılı yıllardır… Ama o hatıralardan biri vardır ki, asla unutulmamalıdır. Çünkü bu hatıra, Çanakkale’nin örtülü güzelliğidir. Çünkü bu hatıra, Güzeller Güzeli’nin, Çanakkale’deki Mehmetçiğe, dolayısıyla da onun cephede temsil ettiği milletimize ilgisi ve sevgisidir.

Hocaefendi, Medine-i Münevvere’de, bir çok değerli zevatla tanışma ve konuşma fırsatı bulur. İşte bu mübarek zatlardan biri de, Efendimiz’in türbedarıdır.. Allah Resulü’nün komşuluğunu her türlü dünyevi varlığa tercih eden bu ak sakallı, ak yürekli Hak dostu, aynı zamanda sadık bir Osmanlı’dır.

Osmanlı dostluğu artık hasrete dönüşmüş ve gözyaşlarına karışmıştır. “Devlet-i Aliye” der, başka bir şey demez… O devir Osmanlı’nın Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de hakim değil hadim (hizmetçi) olmayı şeref bildiği günlerdir. Bu gerçeğe rağmen Osmanlı’yı Allah ve Resulü için seven bu zatın tavrı, Hoca efendinin hoşuna gider. Biraz da şaşırır; çünkü onun bu ilgi ve sevgisi başkalarında yoktur. Ve sormaktan kendini alamaz: “Niçin bu derece Osmanlı muhabbeti? Neden Allah ve Resulü’nün muhabbeti Osmanlıyı sevmeyi gerektirir?”

Bu pir-i fani olmuş, nurlu adam, hiç duraksamadan şu cevabı verir: “Osmanlıyı İslam n***** sevmek için bir hatıram bile bana yeter de artar!”

Hoca efendinin ısrarı üzerine, bu gerçekten tek ve eşsiz hatırayı şöyle açıklar:

- “1915 yılı haccına Hindistan ulemasından bir zat da gelmişti. Bu zat, hem alim, hem de deruni dünyası zengin bir Allah dostu idi. Hac’dan evvel, Resulullah’ı ziyaret için. Medine-i Münevvere’ye gelmişti. Kendisiyle tanıştık, uzun sohbetler ettik. Fakat bir türlü gözünün yaşı, gönlünün kaderi dinmiyordu. Bu hüznün günlerce geçmediği görünce sebebini sordum:

“Burası, cennet bahçesi, Resulullah’ın mescidi, makamı. Neden burayı sizi sevindirmiyor? Yoksa gözünüzden akan sevinç gözyaşları mı?”

O mübarek zat, gözyaşları da da çoğalarak şu cevabı verdi:

- “Keşke göz yaşlarım gönlümün sevinçlerini yansıtmış olsaydı! Maalesef öyle değil. Bunca yıl sonra, nasip oldu, o Güzeller Güzeli’ni ziyarete geldim. Yanında, yakınında özlem gidereceğim. Fakat müşahede ettim ki, Resulullah (s.a.v) makamında değil. Acaba gerçekten müşahedem doğru mu? Öyleyse Resulullah niçin burada değil? Yoksa, benim kalp gözüm mü körelmiş? Resulullah’ın varlığını neden hissedemiyorum? Hangi hatam hangi günahım onunla olmaya onunla dolmaya engeldir? İşte, Medine-i Münevvere’ye geldim geleli bu düşüncelere perişanım.”

Yaşlı Türbedar, bu ifadelerden sonra ne diyeceğini bilemez. Ama onun da kafası karışır. Çünkü bu mübarek zatın duygu ve düşüncelerinde samimiyeti gayet açıktır. Çok uzak mesafelerden manevi ruhani bağlantı kurduğu, Güzeller güzelini yanıbaşında iken görememek, duyamamak, hissedememek nedendir?

O gece, yaşlı türbedar, bu etkileyici düşüncelerle yatağına uzanır. Sabah namazına doğru, rüyasında Güzeller Güzeli’ni görür. Tabii çok sevinir, heyecanlanır ve Hindistan Alim’in anlattıklarını hatırlar Ancak o konuda bir şey sormayı edebe aykırı bulur, soramaz. Fakat Allah Resulü, onu merakta bırakmaz ve buyurur ki:

“Evet hissedilen doğrudur. Ben şimdi Medine’mde değilim. Çanakkale’deyim. Çok zor durumda olan asker evlatlarımızı yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Şimdi onlara yardım ediyorum.”

Böylesine üzerimize titreyen, çaresizliğimizi görünce yardımımıza koşan şefkat ve merhamet zirvesidir bizim Peygamberimiz (a.s.m) Allah hepimizi şefaatına mahzar buyursun. Amin!

 

Çanakkale Savaşından 1 Gün Önce Kılınan Namaz

ÇANAKKALE BOĞAZ HARBİ

 

''Şu Boğaz harbi nedir?/Var mı ki dünyada eşi?/En kesif orduların yükleniyor dördü beşi/Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya/Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya/Ne hayasızca tahaşşüt ki ufuklar kapalı/Nerede, gösterdiği vahşetle bu bir Avrupalı''...

Mehmet Akif Ersoy'un, yazıldığı tarihten bu güne kadar bütün nesillere Çanakkale Savaşı'nın heyecanını yaşatan bu şiiri, bir milletin kaderini değiştiren destanını anlatıyor.

İngiliz ve Fransız ortak saldırılarına karşı savaşılan bu cephede cereyan eden muharebeler denizden ve karadan olmak üzere yaklaşık bir yıl sürdü. Çok şiddetli çarpışmalar oldu, Türkler canları pahasına büyük bir zafer kazandı. Çanakkale Savaşları'nda 18 Mart Deniz Zaferi'nin ise önemli bir yeri bulunuyor. 18 Mart, yersiz bir gururun Karanlık Liman'da boğuluşunun tarihlere kaydedildiği gün oldu. Türk denizcilerinin ve topçularının hedefini şaşmayan çelik yumruğu, bu zaferin kazanılmasında başlıca rolü oynadı.

HASTA ADAM
Peki bu zafer nasıl kazanıldı? 1914'lü yıllarda Osmanlı, yorgun ve halsizdi, Avrupalılar'ın deyimiyle ''hasta adamdı''. Birinci Dünya Savaşı'na girecek durumda değildi. Yeni çıktığı Balkan Savaşı'nın yaralarını saracak zaman bile bulamamıştı. 1911 Trablusgarp ve 1913 Balkan muharebeleri yenilgileri Osmanlı'nın adeta belini bükmüş ve kendisine gelmesi çok zor olan bir süreç içerisine girmesine neden olmuştu.

Genç Türkler iktidara geldiği 5 yıl içinde büyük toprak kayıplarına uğramıştı. En değerli ordularını bozgunda kaybetmiş, kucak dolusu paralar ödenerek dışarıdan satın alınmış silah, top cephane ne varsa onlar da Ekim ve Kasım ayının çamurlu, yolsuz Rumeli topraklarında düşmana terk edilmişti.

Koca imparatorluk, çağın, sanayi devriminin, bilim ve teknolojinin çok gerilerinde kalmış, zengin Avrupalılar'ın ''kapitülasyon'' denilen ekonomik ve mali boyunduruğu altında ezikti. Ülkede ne sanayi denebilecek bir tesis, ne de tam anlamıyla yapılan bir tarım vardı. Gaz yağından iğnesine, silahından mermisine her şey için dışa bağımlı olan memlekete ne düzgün bir yol, ne bir liman, ne de fabrika vardı.

İhmale uğramış insanları fakir ve okutulmamış, devlet yönetimi çürümüş hazinesi tamtakır olmuştu. Bir yıl öncesinden beri Alman askeri Türk ordusunda geniş ıslahat yapmış, fakat Balkanlar'daki yenilgiler büyük zarar getirmişti. Bir çok bölgelerde asker aylardan beri maaşını alamamış, orduda moral kalmamıştı. Donanma da mutsuz ve demode bir haldeydi. Çanakkale'deki Garnizon perişandı. Silahları ise çağdışı idi.

HÜKÜMETİN DURUMU
Siyasal durum ise tam bir karmaşa idi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne bağlı olan Genç Türkler, 1909'da padişahı tahtan indirerek pek çok çevrede özellikle aydın çevrede tam bir destek kazanmıştı.

Ancak, 5 yıllık savaş ve iç bunalımlar gereğinden de fazlaydı. İmparatorluğun derme-çatma hükümeti bir başka hükümeti iş başına getirerek kuvvetlenmek, durumu düzeltmek imkanı kaçırmış, Genç Türkler'in enerjileri ise kendi başlarını kurtarmanın umutsuz ve yalın mücadelesinde tükenmişti.

Artık ne demokratik seçimlerden, ne özgürlükten, ne bütün ırkların eşitliğinden ne de hilal altında birleşmeden bahseden yoktu. Mali yönden hükümet iflas etmiş, eski zorbalık ve irtikap günlerine geri dönülmüştü. Bağdat ve Kudüs gibi dış eyaletlerde ahalli idareler korkutucu bir durumdaydı. Her an herhangi bir aşiretin bağımsızlığını ilan etmesi mümkündü.

Durum böyle olunca İttihat ve Terakki yönetimi de halkın gözünden iyice düştü.

SAVAŞA DOĞRU...
Dünya kaçınılmaz bir paylaşım savaşına doğru yönelirken, Osmanlı İmparatorluğu da bu savaş karşısında tarafsız kalamayacağını fark etti. Bu durumda yapılabilecek en doğru hareket ''ölünecekse savaşarak ölmek'' idi. Halk ve İttihatçı üyeler, Osmanlı'nın savaşa girmesine taraftar değildi. Bu arada Alman Ordusu'ndan yetkililer, Türk askerini eğitmeye başlamıştı.

İttihatçılar Almanya yerine İngiltere ve Fransa'ya yakınlık duyuyorlardı. Almanya, sadece Enver Paşa ve diğer subaylara yakın geliyordu. Çünkü, Almanya'da eğitim görmüşlerdi. Almanlar da ittifakta çok istekliydi. İngiltere, Genç Türkler'in iktidarına güvenmiyor ve onlarla ittifak yapma teklifini reddediyordu. Ancak durum böyle olmasına karşılık Osmanlı üyelerinden Hakkı Paşa, İngiltere ile problemli konuları halletmek ve ittifaka zemin hazırlamak amacıyla Londra'ya gönderildi.

Diğer yandan, Balkan savaşları sırasında edinilen borçların tasfiyesi ve yeni borçlar için Maliye Nazırı Cavit Bey Fransa'da faaliyette idi. Fransa da tıpkı İngiltere gibi borç yanında kapitülasyonlardan vazgeçmeye ancak diğerleri vazgeçerse razı olacağını belirtti.

Rus ordusu ise güçlü ve disiplinliydi. Ancak sanayisi beklenmedik bir süre alan siper savaşı için gerekli olan bolca cephaneyi ve ağır obüs toplarını yeter ölçü ve zamanda yetiştirecek derecede gelişmemişti. Bu bakımdan ise İngiltere ve Fransa geri durumdaydı. Bunun yanında, Rusya'nın en işlek liman ve demiryolları Karadeniz ve Baltık Denizi'ndeydi. Bu, Rusya'nın birinci yoluydu. Bu yolu açıp kapamak Osmanlı Devleti'nin elindeydi.

Osmanlı Hükümeti için boğazları kapalı tutmak gerekliydi, seferberlik zorunluydu. İttihat ve Terakki büyüklerinde ne diplomasi, ne yönetim, ne de genel siyasal bakımından bir iktidar yoktu. Dünya Savaşı kapıdayken Osmanlı devleti çöküşüne zemin hazırlayacak bu savaşa girmek üzereydi. Her ne kadar Osmanlı yönetimi ve özellikle savaşa taraftar olmayan Sadrazam Halim Paşa, Maliye Nazırı Cavid Bey ve diğer üyeleri yapılan anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu iddia etseler de Almanya, hemen ertesi günü Osmanlı'ya savaşa girme zemini hazırlamaya başladı.

3 Ağustos'ta da Fransa'ya ve sömürgelerine karşı faaliyet için Akdeniz'de bulunan Goben ve Breslav zırhlılarına hemen İstanbul'a gitme emri verildi. İngiliz'lerin peşinden geldiği gemiler önce İzmir'e, 10 Ağustos'ta da Çanakkale'ye geldiler. Hükümetin bilgisi haricinde Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın özel izniyle boğazlardan geçtiler.

Gemiler geçtikten sonra İtilaf Devletleri yaptıkları tarafsızlık anlaşmalarına göre, gemilerin 24 saat zarfında Türk karasularından çıkarılmasını ya da hemen silahlarından arındırılması gerektiğini bildirerek Osmanlı hükümetini protesto ettiler. Hükümet, bunun üzerine Halil Menteşe Bey'in teklifi üzerine gemileri satın aldı. Sonunda Osmanlı da savaşa girmişti. Gemiler boğazdan geçtikten sonra mürettebatı başına fesler giyerek sanki Türk donanmasının denizcileriymiş gibi davranıyordu. Bunun üzerine Alman Paşası Weber, Çanakkale Boğazı'nı kapattırdı. Bundan Türkler'in de haberi yoktu. Durumdan haberi olanlar yalnızca Enver Paşa ve kabine arkadaşlarıydı. Aynı zamanda bu durum diğer ülkeleri de telaşlandırdı.

Rusya'nın ise neredeyse hayat yolu kesilmişti. Birkaç hafta içinde Karadeniz'den gelen Rus buğdayı yüklü gemiler Haliç'te tutuldu. 29 Ekim tarihinde Goben ve Breslav Karadeniz'e açılarak Odessa Sivastopol ve Navrossis'de ki Rus tahkimatını bombardıman
ettiler. Bunun üzerine, 30 Ekim'de İngiliz ve Fransızlar da Türkiye'ye karşı harekete geçti.

MUSTAFA KEMAL TARİH SAHNESİNDE...
Bu sıralarda Enver Paşa, Mustafa Kemal'i Sofya'ya Türk Elçiliği'ne ataşelik görevine göndererek oradan uzaklaştırdı. Çünkü Mustafa Kemal, Osmanlı'nın henüz savaşa girecek durumda olduğuna inanmıyordu. Bunun için henüz erken olduğunu düşünüyor, ayrıca Almanlar'a da güvenmiyordu. Mustafa Kemal, savaşın başladığını öğrenince Sofya'dan telgrafla aktif hizmete verilmesini istedi, ancak Alman aleyhtarı olduğu için kabul edilmedi. Kendisine haber gönderildiği zaman o zaten kendiliğinden işi bırakarak Anadolu'ya dönmeye hazırlanıyordu.

Rus limanları bombardıman edildikten sonra Rusya, fiilen 31 Ekim'de Doğu Beyazıt'ın kuzeyinden sınırı geçti, İngiliz'ler de ertesi gün Akabe'yi bombaladı. 3 Kasım'da Rusya, 5 Kasım'da Fransa ve İngiltere Osmanlı'ya savaş ilan etti. Osmanlı'nın karşı savaş ilanı ise 11 Kasım 1914 tarihinde yapıldı. Padişah V. Mehmet Reşat savaşın ilanından 3 gün sonra 14 Kasım 1914'te ''Cihad-ı Ekber'' ilan etti.
1914 Eylül'ü başlarında Donanma I. Lordu Winston Churchill, savaş işleriyle görevli Devlet Bakanı Lord Kitcher ve başta gelen kara ve deniz kuvvetleri danışmanları, yakında Türkiye'ye karşı girişileceğini varsaydıkları savaş için bir büyük strateji tartışması yaptılar. Yapılabilecek operasyonlar listesinin en başında zaten Kuzey Ege'de toplanmış olan güçlü filonun Çanakkale'yi zorlaması bulunuyordu. 25 Kasım 1914'ten beri Churchill'in bitmeyen gayretleri, 1.5 ay sonra sonuç verdi. 28 Ocak 1915'te Savaş Komitesi, Çanakkale Boğazı'nın yalnız donanmayla geçilmesine karar verdi.

TAARRUZ PLANI
Amiral Carden'ın komutasında, İngiliz, Fransız ve Rus donanmasından oluşan 100'den fazla geminin bulunduğu filo, 1914 yılının Kasım ayından itibaren Limni Adası'nda toplanmaya başladı. Donanmanın amirali Carden, 1 ayda Marmara Denizi'ne çıkabilecek 4 devrelik planını 11 Ocak'ta Bahriye Nezareti'ne bildirdi. Önce Çanakkale Boğazı'na girişi önleyecek Türk batarya ve mevzilerinin tahribi, Kilitbahir-Çanakkale arasındaki torpillerin taranması ve merkez bataryaların tahribi, Kepez bölgesindeki diğer torpil tarlasının taranması, en dar yerdeki kara tahkimatının tahribinden sonra donanmanın Marmara'ya girebileceğini öngörülüyordu. Bundan sonra ikinci büyük harekat başlayacaktı. Eğer Osmanlı İmparatorluğu teslim bayrağını çekmezse, kara kuvvetlerini Çanakkale Boğazı'ndan geçirerek, İstanbul kıyılarına çıkaracaklardı...

BOĞAZDA YETERLİ SAVUNMA GÜCÜ YOKTU...
Türkler'in, boğazda yeterli savunma gücü yoktu. Çünkü Almanlar boğazın zorlanacağını düşünmediklerinden burada bulunan 32 bataryayı 22'ye indirmişlerdi. İngiliz gemilerinin boğazda görülmesinin ardından Türk cephesi, Erenköy ve İntepe arasına obüs bataryaları yerleştirdi. Fedakar denizciler tarafından derinliğine mayın tarlaları ve hatları meydana getirildi. Savaş gemilerinden çıkarılan toplar, set bataryalarına yerleştirildi. Denizaltılarına karşı da eldeki malzeme ile balık ağlarından yararlanılarak en dar bölgede bir deniz ağı oluşturuldu. Çanakkale Savaşı'nın savunma tertibatı, boğazın savunması, üç bölüm halinde derinliğe doğru düzenlendi. Buralardaki tabyalarda 59 ağır top vardı. Bunlardan ancak 8'i büyük çapta ve seri ateşliydi. Boğazın en çok tahkim edilen ve mayınlarla pekiştirilen bölgesi burasıydı. Boğazdaki topların mevcudu 170'i buluyordu.
Almanya'ya sipariş edilen ağır toplar ve diğer malzeme henüz gelmemişti. Bulgaristan ve Romanya tarafsızdı ve savaş malzemesinin topraklarından geçmesine izin vermiyordu. Bu haliyle imparatorluk, dostlarından uzakta yalnız başınaydı...

3 Kasım 1914 sabahı İngiliz filosunun Seddülbahir, Ertuğrul, Kumkale ve Orhaniye'ye bombardımanıyla ilk deniz savaşı başladı. 3 İngiliz zırhlısı ve 2 kruvazörü Gelibolu yarımadası kıyılarına ve 2 Fransız zırhlısı da Anadolu kıyılarına sabah saat 06.50'de yaklaştı. 20 dakika süren top ateşinden sonra çekip gittiler. Bu bombardımanda şehit düşen 5 subay ile 81 er, Çanakkale Savaşları'nın ilk şehitleri olarak tarihe geçti... 19 Şubat 1915'te 11 büyük zırhlı, 3 kruvazör, 18 muhrip, 3 denizaltı, 7 mayın tarama gemisinden kurulu ittifak filosu Kumkale, Seddülbahir, Ertuğrul, Orhaniye bataryalarını cehennem gibi bir ateş baskısı altında tuttular. Bu bombardıman 9.35'te başladı, 17.30'da sona erdi. Düşman, saldırı planının birinci merhalesini tamamlamıştı...
Havaların bozması, düşman donanmasının tutunamayarak uzaklaşmasını sağladıysa da 6 gün sonra müsait havadan yararlanarak İngilizler, 25 Şubat'ta tekrar boğaz önünde göründü. Boğaz girişindeki tabyaların susturulmasından sonra Amiral Carden'ın yaptığı planın ikinci aşaması uygulanacaktı. Bu saldırı, daha fazla kuvvetle ve daha fazla kuvvetli bir şekilde idi. Bu savaşa Queen Elizabeth, Agamemnon, Golyat, Lord Nelson, Charlemagne, Triumph ve Albion zırhlıları ile birlikte bir çok irili ufaklı harp gemileri katıldı.
Bu görkemli ve modern savaş gemileri, Ertuğrul tabyasından yapılan atışlarla bu kez bir hayli sıkıştılar. Agamemnon'a, Ertuğrul tabyasından bir mermi isabet ederek büyükçe bir yara aldırdı.

NUSRET MAYIN GEMİSİ
Almanya'da 1910 yılında inşa edilmiş, kömür kazanlı, 40 metre boyunda, 7.5 metre genişliğinde, 360 tonluk, güvertesinde 40 mayın taşıyan Nusret mayın gemisi, savaşın gidişatını değiştirecekti.

Saatte ancak 12 mil yapan bu geminin komutanı Tophaneli Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey'di. Mayın uzmanı Alman Yarbay Geehl ile birlikte Çimenlik Kalesi'nden aldığı mayınları 18 Mart deniz saldırısından 10 gün önce, 8 Mart 1915'te sabaha karşı yağmurlu ve puslu bir havada önce Rumeli sahilini takip etti, sonra karşıya dönerek Erenköy koyuna kıyıya paralel olarak 26 mayın döşedi. Mayınların bırakıldığı Karanlık Liman özenle seçildi. Büyük düşman gemilerinin isabetli atış yaptığı bu saha, denizcilikte ''durgun su'' diye bilinen özelliği taşıdığı için zırhlılar karadaki sabit kaleler gibi atış yapabiliyordu.

8-18 Mart arasındaki süre içinde Erenköy Körfezi'ni tarayan İngiliz mayın temizleyicileri sadece 3 mayın bulabilmişti. Nusret'in döşediği mayınları ne onlar, ne de havadan sahayı kontrol eden keşif uçakları görebildi. Karanlık Liman üzerinde uçan bir düşman uçağı, hiçbir mayın görmemiş ve temiz raporu vermişti. Uçağın pilotu bu sürpriz mayınların başarısından 1 gün sonra kurşuna dizildi...

İngiliz Deniz Bakanı Churchill, Nusret mayın gemisinin başarısını en iyi şekilde özetlemiştir:
''Bu gün dünya denizlerinde görev yapmakta olan 5 bini aşkın savaş gemisinden hiçbiri Nusret ve onun döktüğü mayınlar kadar, harbin gidişine ve düşmanın geleceğine etkili olarak bir başarı gösterememiştir''...

18 MART SABAHI...
Sıra artık Amiral Carden'ın planının üçüncü ve dördüncü devrelerini uygulamaya gelmişti. Yedi aydır üstlendiği görevler ve Ege'nin tuzlu sularında geçirilen zor kış ayları, Carden'ı sağlık yönünden çok yıpratmıştı, hastaydı ve son harekatı yürütecek gücü kalmamıştı. Doktorların kesin raporu üzerine görevi Amiral De Robeck'e devrederek 16 Mart'ta Londra'ya döndü.

26 Şubat-17 Mart arasındaki günleri İtilaf devletleri donanması mayın arama tarama faaliyetleriyle geçirdi. Bu arada bazı bölgelere tahrip müfrezeleri çıkarılarak, susturulmuş topların tahribine çalışıldığı gibi methalle merkez arasında ve merkezde bulunan bazı bataryalar da bombardıman edildi.

18 Mart sabahı... Saat 10.30'da üç tümen halinde tertiplenmiş müttefik filo gemileri boğaza girmeye başladı. Birinci Tümen gemileri saat 12.00'ye kadar merkez tabyalarını yoğun ateş altına aldı. Saat 12.00'de İkinci Tümen gemileri Agamemnon, Ocean ve Irresistible, Birinci Tümen gemilerinin aralarından geçip 12 bin yardadaki yerlerini alarak ateşe başladı.

Bu sırada, Erenköy bölgesindeki obüs bataryalarının menziline giren Agamemnon, 25 dakikada 12 isabet alarak ağır hasara uğradı. Aynı şekilde Irresistible da aldığı 6 isabetle ağır hasarlı olarak çekilme manevrasına başladı.

Üçüncü tümeni oluşturan Fransız gemileri, cesaretle tabyalara sokularak yoğun ateşe başladı. Aradaki bataryalar susturulmuş, merkez tabyalar henüz ezilememişti. Diğer gemiler de boğazdan içeri girmiş, bombardımana destek vermekteydi. Bu arada, şiddetli hasar görmüş olan Rumeli-Mecidiye Tabyası'nda Onbaşı Seyit, menzilindeki Ocean zırhlısına nişan almış ve sağ kalan arkadaşlarının yardımıyla üçüncü atışta isabet kaydetmişti.

Aynı anda, aldığı isabetlerle zor durumda kalan Fransız filosu, Amiral De Robeck tarafından geri çağrıldı. Gemiler, daha önce yaptıkları gibi Anadolu sahillerine doğru dönüşlerini tamamlarken saat 13.55'te Fransız zırhlısı Bouvet, hiç kimsenin beklemediği bir yerde bir gece önce Nusret'in döşediği mayınlara çarptı ve yardımına dahi gidilemeyecek kısa sürede sulara gömüldü.

Fransız gemilerinin terk ettiği hattı 11 adet İngiliz muharebe gemisi aldı, saat 15.35'te Irresistible ve Ocean gemileri de Nusret'in mayınlarına çarptı. Daha sonra her iki gemi de akıntıyla sürüklenerek Türk topçularının menziline girdi ve topçu ateşleriyle batırıldı.

''GİDİYORLAR, GEÇEMEDİLER, GEÇEMEYECEKLER''...
Bölgedeki mayın tehdidinin boyutlarını gören Amiral De Robeck, en kuvvetli 3 gemisini kaybetmiş olarak saat 19.00'da filosuna ''boğazı terk edin'' emrini verdi. Boğazdan çıkan gemilere bakan Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa'nın şunları söylediği duyuldu:
''Gidiyorlar, geçemediler, geçemeyecekler''...

Müttefik filo 800 personel kaybederken, Türkler ise bu savaşta 58 şehit verdi, 3-4 asker ise yaralandı...

Boğazı donanmayla zorlayıp geçmek için yapılan bu büyük girişim ancak ''şiddetli bir yenilgi'' olarak tanımlanabilecek biçimde son bulmuştu... Bu denli fazla kayıp, kara kuvvetlerinin yardımı olmadan boğazın geçilmesini şüpheli kılıyordu. Sonunda, Deniz Bakanı Churchill, boğazın denizden kara harekatı olmadan geçilemeyeceğine ikna olmuştu. Böylece Çanakkale Harekatı'nda yeni bir sayfa açılıyordu: çıkarma harekatı ve kara savaşları... 18 Mart'ta kazanılan zafer, yıllardır süren yenilgiler nedeniyle ümitsizliğe kapılmak üzere olan Türk milletine yeni bir heyecan verdi.

18 Mart, 19 Mayıs'ın, 23 Nisan'ın, 30 Ağustos'un ve 29 Ekim'in müjdecisi oldu...

BİR YOLCUYA

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğüm bu tümsek, Anadolu’nda,
İstiklal uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğuldu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
Bir harbin sonunda, bütün milletin,
Hürriyet zevkini tattığı yerdir


ÇANAKKALE ŞEHİTLERİMİZİN MEKANI CENNET OLSUN

 

                                çanakkaledeki küçük mücahidler

img511/6055/ocukmcahidler0cv.jpg

 

Çanakkale’de ilahî yardım olağanüstü tabiat hadiseleri şeklinde de tezahür etmiş ve bunların çoğuna düşman askerleri de şahitlik etmiştir. Üç anzak askerinin (Feiçhardt, D. Nevnes, J.L. Newman) yemin ederek ve Anzak Sahra Birliğindeki diğer 19 arkadaşlarını da şahit göstererek anlattıkları “Düşman yutan bulut” hadisesi şu şekildedir: İngilizler harpte bir türlü istedikleri neticeyi alamayınca İngiltere’den mütemadiyen takviye güç istemektedirler. Hamilton’un isteği üzerine hususî eğitim almış olan Norfork Kraliyet alayı Çanakkale’ye sevk edilir. 267 kişilik bu birlik fazla bir mukavemetle de karşılaşmayınca stratejik konuma sahip olan Alçıtepe’den bir önceki tepe olan 60. tepeye doğru rahat bir şekilde ilerler. Havada soluk renkli bulutlar vardır. Bu bulutlar saatte 6 veya 8 km. hızla esen rüzgara rağmen sabit bir şekilde durmaktadırlar. Bunlardan yaklaşık 250 m uzunluğunda 60’ar metre eninde ve yüksekliğinde olan bir bulut 60. tepeyi kaplamıştır. Norfork Kraliyet alayının subayları ve askerleri bulutun içine girmeye başlarlar. Son asker de girince bulut yükünü almış bir uçak gibi havalanmaya başlar. Havadaki diğer soluk renkli bulutlarla birleşerek kuzeye yani Trakya tarafında doğru gider. Savaş sonrasında bu 267 kişilik alayın bir tek ferdine bile -ne ölüler arasında ne de esirler arasında- rastlanamamıştır. Askerlerin aileleri ve İngiliz hükümeti çok aramasına rağmen tek bir ferdi bile bulamamıştır.
Bulutla gelen bir diğer ilahi tecellî de şudur: Bayram namazını kılmak isteyen askerlerimize komutanları izin vermiyordu. Zira toplu halde namaz kılmak düşman için bulunmaz bir fırsat olurdu. Arefe günü hava açık olmasına rağmen bayram sabahı siperlerimizin üstüne bulutlar çökmüştü. O derece ki, düşmanın, askerlerimizi görebilmesine imkân yoktu. Bu vaziyete askerlerimiz çok sevinmişti. Artık bayram namazını kılabilirlerdi. Huşû içerisinde namazlarını kıldılar. Ardından vecd ile bayram tekbirlerini getirmeye başladılar. Hep bir ağızdan dalgalanan tekbirin sadası ta düşman siperlerinden duyuluyordu. İşte bu esnada düşman saflarında karışıklıklar baş gösterdi. Silah sesleri duyuldu. Meğer İngilizler, müslüman sömürge ülkelerden asker toplarken onları kandırmışlar, “Sizin halifenizi Almanlar kaçırdı, halifenizi kurtarmak için Almanlarla savaşa gidiyoruz” demişler. “Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi” gibi dalgalanan tekbirin sadasını duyan müslüman sömürgeler, kendileri gibi müslümanlarla savaştıklarını anlamışlar ve siperlerinde İngilizlere isyan etmişler. İngilizler ise bu askerlerin bir kısmını kurşuna dizmiş, bir kısmını da cephe gerisine sevketmiş.
Çanakkale’de ilahî yardımlar bulutlardan başka rüzgârla da tecelli etmiştir. 25 Nisan’da hava aydınlanmadan karaya ilk çıkartmalarını yapacak olan Anzakların, önceden yerleştirdikleri işaret dubalarının yeri rüzgârın tesiriyle değişmiş ve Anzaklar çıkartma için çok elverişsiz olan –şimdiki ismi Anzak koyu olan- tepelik alana çıkartma yapmışlardır.
Rüzgârla ilgili bir diğer hadise de şudur: Savaşın uzaması ve İngilizlerin bir türlü netice alamaması üzerine Çörçil, Lordlar kamerasında, kimyasal gaz kullanılmasını teklif etmiş, bunun insanlık suçu olduğu, savaş ahlakına sığmadığı hatırlatılınca ise “Türkler insan değildir, hayvandır” diyerek meclistekileri ikna etmiştir. İngiltere’den varillerle kimyasal gaz Çanakkale’ye sevk edilmiştir. Mevsimin yaz olması sebebiyle rüzgâr denizden karaya doğru esmektedir. İngilizlerin hesaplarına göre denizdeki varillerin kapağı açılacak ve karada savunma harbi yapan askerlerimiz zehirlenecektir. Fakat onların bu hilesini ilâhî mekir bozmuş, rüzgâr yön değiştirmiş ve savaş bitene kadar da karadan denize doğru esmeye devam etmiştir. İngilizler, bu menhus emellerine, Allah’ın ecdadımıza olan inâyeti sebebiyle ulaşamamışlardır.

Bulutlardan, rüzgârdan başka yeşil kuşlar şeklinde melek ordusu da müminlere sekînet vermekteydi. Ruşen Eşref Ünaydın, bir gazimizle yaptığı röportajda ona yeşil sarıklılar gördünüz mü şeklinde bir sual tevdi edince gazimiz şu cevabı vermiştir:

“Hayır efendim biz görmedik. Yalnız kuşlar vardı. Yeşil yeşil. Ateşin arasında gezerlerdi. Sonra zeytin ağaçlarına konarlardı… İşte o zeytin ağaçlarını kurşun, gülle kırmış, yıkmış, dalını budağını karıştırmış. O yeşil kuşlar oraya konarlardı. Kurşun murşun, Allah tarafından, onlara dokunmuyordu.”

Bu hakikatleri bir şair şu şekilde dile getirir:

Ve yeşil kuşlar uçuşur Çanakkale vadilerinde
Ve rüzgar harp durumuna geçer en tepede
Bulutlar ulvi bir sevkiyattadır
Devrin süper devletlerine karşı en zayıf halleriyle Mehmetler
En fakir görünümleriyle Mehmetler
Taşıdıkları isme yakışır bir tevekkülle dimdik ayaktadırlar
Ve bu Mehmetlerin arkasına o ismin hatırını bilenler geçer teker teker
Mehmetlerin ardında koca bir kâinat en üst düzeyde savaş alarmına geçmiştir.

Mehmetçiğe gelen ilahî yardımın bir diğer veçhesi de düşmanın teknolojisinin yerine göre iflas etmesidir. Nitekim düşmanın attığı toplardan pek çoğu patlamadan toprağa gömülmüştür. Yıllar sonra savaş yapılan bölgelerden birisinde çıkan bir yangında patlama seslerinin duyulması ilk önce bölgedeki köylüleri şaşırtmış, sonra bu patlamanın savaş esnasında patlamayan topların infilakı ile vaki olduğu öğrenilmiştir.

Mehmetçiğin susuzluk çektiği, çatışmaların şiddetinden siperlere suyun intikal edilemediği bir zamanda askerlerimiz bir ıslık sesi duyar. Ardından düşman topunun düştüğü yerden su fışkırmaya başlar.

İngilizlerin pusulalarının pek çok defa bozulup yanlış istikameti gösterdiği, bu sebeple zayiatlarının sayısının arttığı hadiseler de sıkça yaşanmıştır.

18 Mart’taki deniz savaşının arifesinde Miralay Cevad Paşa’nın gördüğü rüya ve bu rüya istikametinde Nusret Mayın Gemisinin vazifesini ifa ederken yaşanılanlar da Çanakkale Savaşındaki ilahî nusretin bir göstergesidir.

Çanakkale’de savaş esnasında yaşanılan sayısız fevkalade hadiseden başka savaş sonrasında da pek çok olağanüstü hadise vukû bulmuştur. Cesedi bozulmamış şehitlerimiz, tüfeğini bırakmayan askerimiz, akşamları görülen nöbet mangası, daha neler neler… Yaşanılan, şahit olunan bu hadiseleri anlatmak başlı başına bir yazı konusu olacak kadar fazladır. Savaştan sonra ortaya çıkan bu ilahî tecellilerin belki bir hikmeti de bizlerde Çanakkale ruhunu, Çanakkale şuurunu daima canlı tutmak, o ruhtan, o şuurdan asla kopmamak içindir.

Hiç unutmamalıyız ki Allah Teala kendi yolunda birlik içinde ve samimi duygularla yapılan gayretleri asla boşa çıkarmamaktadır. Müminlerin güçlerinin tükendiği, yapabilecek bir şeylerinin kalmadığı pek çok durumda ilahî yardımıyla, manevî ordularıyla onları teyit etmektedir. İslam tarihinde bunun Çanakkale’den başka daha sayısız misali vardır. Müminlerin tefrika içerisinde olduğu, ihmalkâr davrandığı durumlarda ise ilahî yardımdan nasiplenemedikleri de bir gerçektir. Bu sebeple tefrikaya sebep olabilecek fitnelere kapılmadan Allah yolunda elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. O zaman zâhir veya bâtın pek çok ilahî lütfa nâil olacağımız muhakkaktır.
Allah Teâlâ bizi dininden, dinine hizmetten ve dinine hizmette canını zevkle feda edebilen ecdadımızın yolundan ayırmasın.

Âmin.

 

 

img77/3032/askerinkpei3fg.gif  

Bir diğer hadise de savaş esnasında Yarbay Hasan Bey’in başından geçiyor. Kalbi engin bir şefkat ve merhametle dolu olan Yarbay Hasan Bey, Kilitbahir köyünden geçerken yaralı bir köpeğin su içmek için köy çeşmesine yaklaşmaya çalıştığını fakat çeşme başında çamaşır yıkayan kadınların ve oynayan çocukların yarasından kanlar ve irinler akan bu köpeği çeşmeye yaklaştırmadığını gördü. Köpek boynunu büküp çaresiz bir şekilde dönerken olayı takip eden Hasan Bey atından atladı. Akan kanlarına ve irinlerine aldırmadan köpeği kucaklayıp çeşmeye getirdi. Önce bir güzel susuzluğunu giderdi, sonra yaralarını sardırıp karnını doyurdu. Köpek âdeta hayata yeniden dönmüştü. Velinimeti olan Hasan Bey’in peşini bırakmıyordu. Yarbay Hasan Bey de köpeği sevmişti. Ona Canberk ismini koydu. Canberk Türk siperlerinde gündüz savaşlara katılıyor akşam nöbet tutuyordu. Yaraları da artık iyileşmiş, tüyleri yeniden çıkmıştı. Bir gün Fransızlarla yapılan süngü harbinde Mehmetçik başarılı olmuş, düşman siperlerini ele geçirmişti. Yarbay Hasan Bey siperler arasında dolaşıp yaralı olan askerleri cephe gerisinde kurulan hastaneye sevkediyordu. Bir Fransız askerinde hafif bir kıpırdanma görünce yaralı zannedip yanına yaklaştı. Zira merhamet âbidesi olan Hasan Bey’in engin yüreğinde sadece yaralı bir köpeğe değil, göğüs göğse çarpıştığı düşman askerine bile fazlasıyla yer vardı. Fakat yerdeki Fransız askerinin Canberk kadar bile iyilikbilirliği, kadirşinaslığı yoktu. Yarbay Hasan Bey şefkatle eğilip yarası var mı diye bakarken ani bir hareketle hançerini çıkarıp Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Artık Hasan Bey son anlarını yaşıyordu. Askerleri büyük üzüntü içindeydi. Canberk de koşa koşa gelmiş Hasan Bey’in ellerini yalıyor, melül melül gözlerine bakıyordu. Tabur imamı da geldi, başında Kur’an okuyordu. Yarbay Hasan Bey yanındaki askerlere birden “Beni ayağa kaldırınız” diye seslendi. İki asker kollarına girip Hasan Bey’i ayağa kaldırdılar ve Hasan Bey son sözlerini söyledi:

“NİYE ZAHMET BUYURDUNUZ YA RASÛLULLAH?”

Canberk de dâhil bütün herkes ağlıyordu. Fakat yapacak bir şey yoktu. Hasan Bey’in üzerine bir Türk bayrağı örttüler ve şehit düştüğü yeri kazmaya başladılar. Canberk de bayrağın altından girip Hasan Bey’in ayaklarına kapanmıştı. Kabri kazdıktan sonra defnetmek için bayrağı kaldırdılar. Hasan Bey’in sadık dostu Canberk’i ayırmak için dokunduklarında askerlerin şaşkınlığı bir kat daha arttı. Çünkü Canberk sadakatin zirvesine ulaşmış, o da velinimeti Hasan Bey’in ayak ucunda ruhunu teslim etmişti.
Önce Peygamberimizin ağuşunu (kucağını) açtığı o mübarek komutanı defnettiler, sonra da onun ayak ucuna sadık dostu Canberk’i…

  

 

     

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

 
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!


Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Avustralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!


Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!


Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.


Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.


Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...


Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şa nlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhun la beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Mehmet Akif Ersoy
 
MEHMET AKİF 'İ  DİNLEYİNCE 
ŞU ANEKTOT AKLIMA GELDİ

 

Bir toplantıda bir genç M.Akif'i küçük düşürmek için:

-Affedersiniz, siz veteriner misiniz? Diye sormuş

M.Akif hiç istifini bozmadan cevaplamış:

-Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?

 

ŞİİR KÖŞESİ

 

İSTİKLAL MARŞI


Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,
O benimdir, o benim milletimindir ancak

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun , korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar

Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma ,sakın.
Siper et gövdeni , dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın , belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda ?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan , şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, İlahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dini temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
Her cerihamdan, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanların hepsi helal!
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır , hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır , Hakk'a tapan , milletimin istiklal!

mehmed akif ersoy

 
 

kirmizi Suyun gürül gürül akışı gürültü sayılmaz

 

 TABUT

 

 Tahtadan yapılmış bir uzun kutu;

 Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.

 Çakanlar bilir ki, bu boş tabutu,

 Yarın kendileri dolduracaklar.

 

 Her yandan küçülen  bir oda gibi,

 Duvarlar yanaşmış, tavan alçalmış.

 Sanki bir taş bebek kutuda gibi,

 Hayalim, içinde uzanmış kalmış.

 

 Cılız vücuduma tam görünse de,

 İçim, bu dar yere sığılmaz diyor.

 Geride kalanlar hep dövünse de,

 İnsan birer birer yine giriyor.

 

 Ölenler yeniden doğarmış; gerçek!

 Tabut değildir bu, bir tahta kundak.

 Bu ağır hediye kime gidecek,

 Çakılır çakılmaz üstüne kapak? 

 

 YAĞMUR NEYİ  ANLATIYOR

KIRMIZI

 

Gökyüzünden bir damla yağmur düşmesi için önce yoğunlaşma dediğimiz hadisenin gerçekleşmesi gerekir. Ve gökyüzünde küçücük, gözle görülmeyecek kadar küçücük katı parçacıklar olmazsa, su buharı yoğunlaşamaz... Yoğunlaşma demek, hava içindeki su buharının su damlacıkları haline geçmesi demektir. Bu katı parçacıklara ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ adı verilir. İşte, hava içindeki su buharı, ancak bu çekirdeklerin üzerinde yoğunlaşabiliyorlar.

Yoğunlaşma çekirdekleri olmazsa su buharı yoğunlaşamıyor, dolayısıyla ‘su’ haline, yani ‘bulut damlası’ haline geçemiyor. Peki bu ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ nasıl şeyler?

Onlar katı, küçücük parçacıklar, toz ve tuz partikülleri, rüzgârlarla çöllerden savrulan minnacık kum tanecikleri, yanardağlardan fışkıran ve üst seviyelere kadar yükselen küçük volkanik tozlar, meteor (göktaşları) sağanakları sırasında atmosfere giren dev kütlelerin ufalarak incecik hale gelen parçaları ve nihayet tuzlu okyanuslardan havaya karışan ve sonra rüzgârlarla atmosferin yüksek tabakalarına kadar taşınan tuz tanecikleridir.

İşte bütün bu parçacıklara yoğunlaşma çekirdekleri ismi veriliyor. Denizcilerin belki en fazla korktukları şey, fırtınaya yakalanmaktır. Korkunç dalgalar, köpüren, savrulan, çalkalanan, birbiri üzerine binen yüksek dalgalar... Dalgalanmaya sebep olan nedir?:

Fırtına. Fırtına olmazsa, denizler çarşaf gibi olacak, ama, bu defa, fırtınalı, dalgalı denizdeki su yüzeyinden de küçücük tuz tanecikleri havaya karışmayacak... Böylece yoğunlaşma çekirdekleri meydana gelmeyecek ve yağış görülmeyecek. Yağışın gerçekleşmesi için sadece denizlerden veya okyanuslardan havaya karışan tuz parçacıkları yeterli değildir...

 Şunu hemen hatırlatmak gerekir ki gök’ten dünyamıza, her saniyede ortalama 17 milyon ton su düşmektedir. Her saniyede 17 milyon ton yağmur suyunun yere düşmesi için, ondan daha fazla miktarda yoğunlaşma çekirdeklerine ihtiyaç olacağı şüphesizdir. O halde başka kaynaklar lâzımdır.

Bir bulutun içinde milyarlarca ‘bulut damlası’ denilen damlacıklar vardır. Bunların çapları çok küçük olup 0.01- mm. kadardır. Yani bir milimetrenin yüzde biri kadar büyüklükte... Halbuki, bu kadar küçük bir bulut damlası yere düşemeyecek kadar hafiftir. Bunun biraz daha derlenip toplanması, ağırlık ve hacim kazanması gereklidir.

Bulut damlasının olgun bir yağmur damlası haline geçmesi için, çapını birkaç milimetreye kadar çıkartması lâzımdır. Dikkat edin çıkartması lâzım diyoruz. Bu basit bir iş değil. Akıl ve ilim sahibi insanların bile değil yapmaktan, anlamaktan dahi âciz oldukları şu yüce sırrı, kendi başına o damlacığın elbette bilmesi ve yapması imkânsızdır.

Peki ama nasıl başaracak bu ince işleri o damlacık. İşte bundan sonra, formüller, denklemler, hesaplar işin içine giriyor. Birçok gelişmiş ülke üniversitelerinin laboratuvarlarında bu konuda tezler tartışılıyor, makaleler, konferanslar ve seminerlerde bu konu işleniyor.

Şu anda mevcut olan başlıca iki teori var. Çarpışma ve birleşme teorisi dediğimiz birinci teori, bulut damlacıklarının birbirleriyle çarpışarak kartopu misâlinde olduğu gibi, zamanla büyüdüğünü ileri sürüyor.

Bu büyüme sonucunda, bulut damlası, artık havada kalamayacak kadar irileşiyor ve düşmeye başlıyor. Diğer teori ise, bulut içi sıcaklığının 0°C’ın altında olduğu zamanlarda meydana gelen büyümeyi ele alıyor.

Bu teoriye kısaca Bergeron Teorisi ismi veriliyor. Su buharı basıncının su ve buz üzerinde farklı değerler göstermesine dayandırılan bu teori, buz kristal çekirdeklerinin mevcut olma şartlarına bağlı kalıyor.

Çok karmaşık işlemleri ve formülleri ihtiva eden bu teorilerin tamamını zaten çok az sayıdaki ilim adamları anlayabiliyor. Ancak bu formülleri anlayanlar, ne kadar az olursa olsun, her yağmur damlacığının bu işi mükemmel bir şekilde başardığı ve o karmaşık formülleri hiç şaşırmadan tatbik ettiği görülüyor.

Ve bu özellikleri ile meydana gelen her damla, sonsuz bir ilmin pırıltılarını taşıyor. Evet, nihayet damlacıklar meydana geldi. Ancak o minicik bir yağmur damlası 3000 metre yukarıdan, gittikçe artan bir hızla yere inseydi, dokunduğu şeyi âdeta bir mermi gibi delecek ve böyle bir durumda, her ‘rahmet’ten sonra, bir ‘felâket’ meydana gelecekti.

Ama hiç de öyle olmaz! Yağmur damlası, yer çekimi kanununu koyan O yüce kudretin emriyle, o kanunun hükümlerinden muaf tutulmakta ve gittikçe artan bir hızla değil de, sabit ve değişmez bir hızla yere süzülerek yağmura rahmet denmesinin sırrını ve onu yağdıran Rabbimizin merhametini apaçık bir şekilde ilân etmektedir.

Yüce Yaradanın buyruğu ve iradesi öyledir ki, yağmur damlaları; yavaş yavaş, incitmeden, yıpratmadan yeryüzüne düşsün. Toprak, onunla dirilsin, çiçekler onunla açsın, başaklar onunla yeşersin, fidanlar onunla büyüsün. Kuşlar topraktan onun sayesinde yemlerini çıkartıp, sevinç çığlıklarıyla yavrularına götürebilsin...

Açılan goncalarda kelebekler uçuşsun.

Binbir çeşit kır çiçekleri, bembeyaz papatyalar, al renkli lâleler açılsın...

Her taraf İlâhi rahmetle dolup taşsın...

Bir gün yağmur yağarken, başınızı gökyüzüne doğru çevirip bir bakın, yüzünüze düşen o minicik damlaların üzerinde, okyanuslardaki serin dalgaların, çöllerdeki kum fırtınalarının, yanardağlardan püsküren volkanik tozların izlerine rastlayacaksınız.

O damlayı biraz daha dikkatle incelerseniz, bu izlerin gerçek SAHİBİNİ de mutlaka görecek ve O’nun sonsuz merhametine, yağmur damlaları adedince şükredeceksiniz.

 

Sakarya Türküsü

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük küçük kainat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş; suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümlü gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağı'nı assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu masum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
Necip Fazıl KISAKÜREK

 

                KARACAAHMET

  Deryada sonsuzluğu zikretmeye ne zahmet!
  Al sana, derya gibi sonsuz Karacaahmet!

  Göbeğinde yalancı şehrin, sahici belde;
  Ona sor, gidenlerden kalan şey neymiş elde?

  Mezar, mezar, zıtların kenetlendiği nokta;
  Mezar, mezar, varlığa yol veren geçit, yokta...

  Onda sırların sırrı: Bulmak için kaybetmek.
  Parmakların saydığı ne varsa hep tüketmek.

  Varmak o iklime ki, uğramaz ihtiyarlık;
  Ebedi gençliğin taht kurduğu yer, mezarlık.

  Ebedi gençlik ölüm, desem kimse inanmaz;
  Taş ihtiyarlar, servi çürür, ölüm yıpranmaz.

  Karacaahmet bana neler söylüyor, neler!
  Diyor ki, viran olmaz tek bucak, viraneler,

  Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm;
  Ölümde yekpare an, ne kesiklik, ne bölüm...

  Hep olmadan hiç olmaz, hiçin ötesinde hep;
  Bu mu dersin, taşlarda donmuş sukuta sebep?

  Kavuklu, başörtülü, fesli, başacık taşlar;
  Taşlara yaslanmış da küflü kemikten başlar,

  Kum dolu gözleriyle süzüyor insanları;
  Süzüyor, sahi diye toprağa basanları.

  Onlar ki, her nefeste habersiz öldüğünden,
  Gülüp oynamaktalar, gelir gibi düğünden.

  Onlar ki, sıfırlarda rakamları bulmuşlar,
  Fikirden kurtularak, ölümden kurtulmuşlar.

  Söyle Karacaahmet, bu ne acıklı talih!
  Taşlarına kapanmış, ağlıyor koca tarih!


 

 

ZINDANDAN MEHMED'E MEKTUP

 
Zindanda iki hece.Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adim,boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!

Kavuşmak mı?..Belki ..Daha ölmedim!
Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı koşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adim...Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak!

Bir alem ki, gökler boru içinde.
Akil almazların zoru içinde
Üst üste sorular soru içinde.
Düşün mu,konuş mu, sus mu ,unut mu?
Buradan insan mı çıkar,tabut mu?
Bir idamlık Ali vardı,asildi
Kaydını düştüler,mühür basildi.
Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı
Ondan kalan,boynu büyük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...
Müdür bey dert dinler,bu gün"maruzat"!
Çatık kas...Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem...
Anlamaz!ruhuma geçti dilekçem!
Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil
Sayım var, malta da hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemiyet;
Urbalarla kemik,mintanlarla et.
Somurtus ki bıçak,nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yönünde şefkat
Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan,sen seccadem!
Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düselim,senelik paydan!
Zindanda dakika farksız aydan
Karıştır çayını zaman erisin
Kopuk kopuk,duman duman erisin!
Peykeler,duvara mıhlı peykeler
Duvarda,baslardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler...
Duvar,katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin
Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyada nazar
Yerinde mi acep,olu ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz?

Ses demir,su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden,kader bu,emir...
Garip pencerecik,küçük daracık;
Dünyaya kapalı,Allah'a acık
Dua,dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmıs
Bir soluk,bir tütsü,bir ucan bugu
İplik ki incecik,örer boşluğu
Ana rahmi zahir ,su bizim koğuş
Karanlığında nur,yeniden doğuş....
Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş!
Sen bir devsin,yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin!
Mehmed'im,sevinin ,baslar yüksekte!
Ölsek de sevinin,eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarin elbet bizim,elbet bizimdir!
Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir

Necip Fazil Kisakurek

 

 

 

 

HAKÎKÎ SEVGİ NASILDIR?

Yahyâ bin Muâz ki, evliyânın büyüğü,
Verâ ile takvâda, vardı çok üstünlüğü.

Meşhurdu insanlara, vâz ile nasîhati,
Çok insan o sâyede, buldular hidâyeti.

Buyurdu:"Ey insanlar, gafleti atın artık,
Dünyâ uyku gibidir, âhiret uyanıklık.

Uyuyup rüyâsında, ağlarsa biri şâyet,
Uyanınca sevinir, ferâhlanır o gâyet."

Öyleyse Allah için, ağlayın ki bu demde,
Rahata eresiniz o ebedî âlemde.

Buyurdu ki: "Bir sevgi, hakîkî ise şâyet,
Bir iyilik görmekle, hiç artmaz o muhabbet,

Ve yine bir kötülük, görse de sevdiğinden,
Ona olan sevgisi, azalmaz eskisinden."

Buyurdu: "Sen ne kadar, edersen Hakk'a tâat,
İnsanlar da o kadar, sana eder itâat.

Sen Allah'a ne kadar, eylersen günah, isyân,
Sana dahi o kadar, karşı gelir çok insan."

Ve yine buyurdu ki: "Doğru, hâlis âlimler,
Sana, ebeveyninden, daha şefkatlidirler.

Zîrâ onlar katarak, gündüze gecesini,
Cehennem ateşinden, kurtarır en son seni,

Ve lâkin ebeveynin, sana merhametinden,
Kurtarır ancak seni, dünyâ felâketinden."

Buyurdu ki: "Dünyâya, aldanma, iyi tanı,
O hep dolup boşalır, sanki bir yolcu hanı.

Bugün dünyâda isen, olmazsın belki yarın,
Hazırla azığını, gaflete gelme sakın!

Elini çabuk tut da, hazırlan bir an evvel,
Zîrâ yaşayanlara, âni gelir hep ecel.

Eğlenmeyi bırak da, ibâdet yapmaya bak,
Zevk ü safâ sürmeyi, gel âhirete bırak."

Buyurdu:"Bir âlimde, varsa dünyâ sevgisi,
Onun, hiçbir kimseye, olmaz bir fâidesi.

Zîrâ kendine bile, hayrı olmaz ki zâten,
Nerde kaldı gayriyi, kurtarsın felâketten."

Buyurdu:"Şâyet ölüm, konsa idi pazara,
Ehlullah, başka şeye, vermezlerdi hiç para.

Cehennem'e götüren, amelleri işleyip,
Sonra kalkıp Cennet'e, tâlip olmak ne garip.

Ahmak şu kimsedir ki, çok günah işlerde hep,
Sonra Hak teâlânın, affını eder talep.

Akıllı da şudur ki, dünyâyı terk etmeden,
Âhiret azığını, hazır eder gitmeden.

Bilir ki âhiretin, tarlasıdır bu dünyâ,
Eker tohumlarını çalışır ekseriyâ.

Kabre girmeden önce oraya hazırlanır,
Bilir ki her mümine, orada suâl vardır.

O, ölmeden öğrenir, cevabını onların,
Bilir ki kendisine, sorulur bunlar yarın."

Buyurdu ki: "Îmânın, tam doğruysa Allah'a,
Sana, bundan kıymetli, bir nîmet olmaz daha.

Öyleyse kork ve titre îmânın gitmesinden,
Zîrâ bir kelimeyle, gidebilir o senden."

 

 

GENEL

 stres atmak için güzel bir site

 http://www.members.iinet.net.au/~pon...redsquare.html

 

 

 

 

img47/8932/darvinilesevgilisi2eb.jpg 

DARVİNCİLERE  İTHAF  OLUNURRRRRRRR 

 

Hoca yolculuk sırasında mola verip bir hana girer,
bu sırada hana bir başka yolcu daha girer ve ikisi birden hancıdan yiyecek bir şeyler isterler.
Fakat hancı yiyecek olarak sadece bir balık olduğunu söyler ve bunu paylaşmalarını önerir.
Bunun üzerine hoca "ben balığın sadece başını yiyecem" der.
Hancı bunun nedenini sorar,
hoca da "balık bayağı zekayı artırır, balık başını yiyen insan akıllı olur" der.
Bunun üzerine diğer yolcu hemen atılır ve hocaya
"balık başını niye sen yiyeceksin, ben yemek istiyorum" der.
Hoca da itiraz etmez ve balığın koca gövdesini hoca yer, karnını bir güzel doyurur.
Diğer yolcu ise sadece balığın başını yer ve sonra hocaya seslenir
"sen koca gövdeyi yedin karnını doyurdun ben sadece kafayı yedim aç kaldım" der
hoca da bunun üzerine "BAK NASIL AKILLANDI" deyiverir....

 

img423/6835/bussssssssss4hq.jpg   

BU   NEREYE  BAKIYOR  ? YADA DÜNYANIN GÖZÜNÜN İÇİNE BAKA BAKA  KİMİ KANDIRIYOR.

 

önemli!!!
  
 
 

Musa SAYGILI

Occupation
Location

Windows Media Player

SPACE

Loading...Loading...
No list items have been added yet.